Ahsen Nur’un Ardından…

Kadın cinayetleri, sadece bireysel bir suç değil; aynı zamanda toplumsal ve sistemsel bir adaletsizlik göstergesidir.
Kadınların yaşam hakkı, en temel insan hakkıdır. Ne acıdır ki bu hak, çoğu zaman sevgili, eş, baba, abi ya da eski partner gibi en yakındaki erkek tarafından gasp ediliyor.
Bu da gösteriyor ki mesele yalnızca şiddet değil; erkek egemen zihniyetin toplumsal yapıya nasıl kök saldığıdır.
Haftalardır Mağusa sahilinde cansız bedeni bulunan Ahsen Nur’un ölümünü ve ardından ortaya atılan korkunç iddiaları, dehşetle takip ediyorum.
Yalnız yaşayan bir kadının nasıl tek başına bırakıldığını ve özellikle kolluk kuvvetleri tarafından korunmadığına dair iddialar, içimize işliyor.
Küçücük bir adadayız. Herkesin herkesi tanıdığı, her şeyin çabucak duyulduğu bir yerde yaşıyoruz.
Ama bazı cinayetler, bazı çığlıklar, bazı ölümler hâlâ duyulmuyor. Bazı gazeteler manşet atarken, bazıları üç maymunu oynuyor.
Şüpheliyi koruyan çevreler ise sadece fısıltılarla konuşuyor. Oysa bütün deliller birini gösteriyor. Şüphelinin önünde bir üniforma, arkasında ise suskun bir sistem var.
Keşke, şüphelinin bu kadar korunduğu bir düzende, sabahlara kadar zor şartlarda çalışan, can güvenliği olmayan, özel hayatı kalmayan, onurlu polis memurlarının da hakları aynı titizlikle korunabilseydi. Ama belki de burada da torpil denilen şey devrededir.
Kim bilir…
Evet, hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. Yani hâlâ “masum” sayılıyor.
Elbette, masumiyet karinesi hukukun temelidir. Ancak bazen bu karine, vicdanın önüne perde çekmek için kullanılıyor.
Bir kadın hayattayken korunamıyorsa,
Bir kadın öldükten sonra dosyası raflara kaldırılmak isteniyorsa,
Ve şüpheliye “dur” demek yerine terfi veriliyorsa
Orada adalet değil, alışkanlık konuşur.
Oysa Polis Örgütü Yasası – Fasıl 155’e göre, hakkında ciddi iddialar bulunan bir polis memuru, amirinin takdiriyle Polis Genel Müdürü tarafından geçici olarak görevden uzaklaştırılabilir.
Halkın güvenini kazanmak isteyen bir kurumun bunu yapması gerekirdi.
Düşünsene…
Bu ülkede yalnızca yargı sistemine değil, kolluk kuvvetlerinin adaletine ve tarafsızlığına da ihtiyacımız var. Eğer bu güveni hissedemezsek, vay halimize.
Biz her seferinde “bu son olur” diyoruz. Ama olmuyor. Çünkü sadece kadınlar değişiyor, sistem değişmiyor.
Şüphelinin sıfatı, statüsü, çevresi onun kalkanı oluyor.
Kadının adı unutuluyor, adamın makamı korunuyor.
Bu topraklarda “kadın cinayeti” hâlâ “intihar” diye küçültülüyor.
Oysa bu bir mesele değil, bir katliamdır.
Her susuş, bir sonraki cinayetin sessiz ortağıdır.
Artık sorumluluğu yalnızca mahkemelere bırakmak yetmez.
Bu toplumun her ferdi, her gazeteci, her öğretmen, her anne-baba bu meselenin içindedir.
Çünkü kadınlar sadece mahkemelerde değil; sokakta, okulda, evde, karakolda ve sistemin sessizliğinde öldürülüyor.
Bu ada küçük. Herkes her şeyi duyar, ama bazı şeylere göz yumar.
Ama biz susmayacağız.
Her kadın için, hayatta kalanlar için, artık yaşayamayanlar için buradayız.
Unutmayacağız. Affetmeyeceğiz. Alışmayacağız.
Çünkü kadın cinayetleri politiktir!



















