“Rehber” Ziya Gökalp’in İzinde Üçlü Din Kardeşliği

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP sözcülerinin “tarihi” ve “devrim niteliğinde” diye önceden duyurduğu konuşmayla 2022’den beri süren iktidar sürecinde yeni bir perde açtı.
“Devrim” söylemi midir, tartışmaya açık, ama şu kesin: Bu, ilk yüzyılını krizler içinde tamamlayan, bir türlü aranan istikrarı yakalayamamış ülkenin sistemi için yeni bir paradigma ilanı.
Hatta, şu ana kadar olanları doğrudan takip edenler için “malumun ilamı” da denebilir. AKP ve MHP’nin temsil ettiği ikili ittifak, “Türk-İslam Sentezi” doktrininde kalıcılık sağlamak için yeni bir aşamaya geçişi net ifadelerle teyit etmiş oluyor.
PKK lideri Öcalan’ın “örgüt faaliyetlerini sona erdirin, silahları bırakın” çağrısı PKK kadrolarında karşılık buldu, fesih kararı açıklandı ve ilk “sembolik” silah teslimatı da önceki gün gerçekleşti. Erdoğan’ın konuşması da hemen ardından geldi.
Hayli temkinli bir dil içerse de konuşmada net olarak iki nokta ortaya çıktı. Erdoğan’ın defalarca zikrettiği “Türk-Kürt-Arap” birlikteliği ve İslam üst kimliği (veya kubbesi) altında bir yeni saflaşma, bunlardan ilkiydi.
İkincisi ise iç politikayla ilgiliydi ve “yeni çözüm girişimi” üzerinden ilerleyen -sonradan tepkiler yaratan- şu cümlelerde özetini buldu:
“TBMM’de bir komisyon kuracak, sürecin yasal ihtiyaçlarını Meclis çatısı altında konuşmaya başlayacağız. AK Parti, MHP, DEM biz en azından üçlü olarak bu yolda yürümeye karar verdik. Derdimiz var, dertliyiz. Derdimiz olduğuna göre el ele verdiğimize göre, Allah’ın izniyle biz bu engelleri aşarız”
Konuşmada geçenler kadar geçmeyenler de bir o kadar önemliydi: Cümlelerin içinde ne demokrasi vardı ne hukuk ne reform ne Atatürk ne CHP ne de ülkedeki Müslüman olmayan azınlıklar.
Ama bunların hiçbiri, üç partiyi bir nevi yeni yol arkadaşlığı (veya DEM’i fiilen iktidar ittifakına dahil etme) olarak tarif ettiği önceki cümleler kadar ilgi görmedi.
Bu, kısmen ülkedeki azınlık politikalarını hiçe sayan kesimlerin duyarsızlığı kadar, geçen Ekim ayından beri olup bitenlerin büyük resim içinde tam olarak görülememesi ile ilgili.
Peki nedir bu olan biten?
Gezi olaylarından bu yana hızla “Ankaralılaşan” yani geleneksel devletçi çizgiye yerleşen Erdoğan, ortağı Bahçeli’nin ideolojik önderliği ve rehberliğiyle kendi siyasi kimliğini de bütünleştirerek, “cumhuriyet tarihinde bir parantez kapanacak” ifadesine açıklık getirmiş oluyor.
Ayrıca Bahçeli’nin son aylarda Ziya Gökalp’e sürekli övgüyle atıfta bulunması da bir tesadüf değil.
O yüzden bu iki liderin Cumhuriyet öncesi ve geç Osmanlı dönemine ve o dönemin yarım kalmış İttihat-Terakki damgalı “mefkure”ye bakmak gerekiyor. Çünkü Ziya Gökalp’in ekseninde şekillenen o karanlık, acılı yıllarda farklı bir milliyetçilik, millet, kimlik ve ırk tanımı var.
Türk milliyetçiliğinin kurucu ve önder figürü sayılan Gökalp’ın doktrini, Batı’daki etnik ve sivil milliyetçilik modellerinden farklı olarak, dini ve dindaşlığı belirleyici sayan “kültür milliyetçiliği”ni esas almıştı.
Cemiyetin ideoloğu olarak Talat Paşa’nın politikalarına entelektüel zemini Gökalp sağlamıştı. Talat Paşa bu fikirleri siyasi uygulamalara dönüştürdü.
Gökalp’in tanımladığı Müslüman-Türk ulusu anlayışı 1913-1918 yılları arasında Talat Paşa’nın İttihatçılar arasındaki “ekümenik” (eşitler arasında birinci) liderliğinde devletin resmî ideolojisi haline geldi, yaşananlara sinerji olarak damgasını vurdu.
Enkazı devralan Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı bu ideolojinin bazı temel unsurlarını reddetti, bazılarını ise devraldı.
Atatürk, milleti “ortak mazi, lisan, ahlak, kültür ve hukuk” temelinde tanımladı, Gökalp’in aksine “sivil milliyetçilik” görüşünü geliştirdi.
“Türklük” üzerine odaklı bir üst kimlik ve vatandaşlık konsepti kurdu. Dinin siyasetteki rolünü devre dışı bıraktı.
Din on yıllar boyu yalıtılmış olarak kalsa da Diyanet üzerinden bir vesayet sistemi işletilse de başta Kürtler ve diğer etnik ve dini azınlıklar bir alt katmana yerleştirildiler ve itirazları zaman zaman çok sert karşılık göregeldi.
Bugüne geldiğimizde gerek Bahçeli gerekse Erdoğan’ın açıklamalarından, Atatürk milliyetçiliği konseptinin artık kendileri nezdinde geçerliliğini yitirdiğini ve Cumhuriyet öncesinde İttihatçıların tamamlayamadığı Gökalp “mefkure”sine dönüşü zamane şartlarına uygun çare olarak gördüklerini anlıyoruz.
Bahçeli’nin bir süre önce yaptığı konuşmada Gökalp’i anarak “Türklerle Kürtler bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımlardan birleşmişlerdir. Bugün ise ortak düşmanlar ve ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Türkler ile Kürtlerin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem de siyasi bir farzdır” şeklindeki sözleri ile Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap” üçlemesi tam da bu noktadaki anlayış birliğini ve stratejik ortaklığı ifade ediyor.
Doğru veya yanlış, Erdoğan’ın konuşması şimdiden tartışma götürmeye başladı bile, ama altını çizeyim: Erdoğan-Bahçeli mutabakatı ve iş birliğiyle, Müslüman üst kimliği ekseninde yeni bir yönetim tarzı, ülkeye teklif veya (gerekirse) empoze edilmekte.
Diğer taraftan bakıldığında da Erdoğan’ın eşgüdümlü “yeni çözüm girişimi” ile DEM’i okşama ve CHP’yi “dövme” hamleleriyle Pandora’nın kutusunu açmış olduğu gayet net.
Şimdi üç lider figürü -Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan- uzlaşması ile gelişmekte olan bir süreçteyiz. Ama her şey her zaman dikey yöntemlerle hallolmuyor.
Bu model işler mi? Gelecek vaat ediyor mu? Kestirmek güç.
Çünkü, bir yanda Türkiye’nin kurucu 1924 anayasasına bağlı kesimler sessiz kalmayacak, ayrıca neler olacağı veya olmayacağı, iktidarın elindeki güvenlik ve hukuk mekanizmalarını nasıl kullanacağına, daha da önemlisi, “süreç” için iktidar ile iş birliği devam eden DEM’in ve (konuşmada adı geçmeyen, ama içeriğe bakınca siyasi aktör olarak kadük sayılan) CHP ve bundan sonraki davranış kalıplarına bağlı.
Erdoğan’ın “AKP-MHP-DEM”den üçlü yolcular olarak söz etmesi şimdiden DEM’de rahatsızlık yarattı bile. Heyetler arası özel görüşmelerde, Erdoğan’ın arzu ettiği gibi ebedi başkanlık yolunu açacak bir pazarlık söz konusu oldu mu?
Şeffaflık olmadığı için bu bilinmiyor. DEM eş başkanı Buldan’ın hemen “Yanlış bir yere çekilmesin. Bu ittifak süreç ittifakıdır. Başka bir ittifak olarak algılanmamalı. Herkesin çizgisi ve gittiği yol bellidir” şeklindeki sözleri, partinin işinin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.
Kaldı ki, Kürt sahasında da güven sorunu olduğu gibi durmakta. Bölge nabzını en iyi tutanlardan biri olan yorumcu Nurcan Baysal, geçen gün Politico’ya yaptığı açıklamada, Kürtlerin kollektif hak ve özgürlük taleplerine dair şu ana kadar ne İmralı’nın ne de Ankara’nın söz ettiğine vurgu yapıyor ve şunu ekliyordu: “Bu, tüm Kürt şehirlerinde hissediliyor. Sürece dair en ufak bir heyecan yok. Bunun başlıca nedeni, Kürtlerin AKP hükümetine güven duymaması”
Bir başka faktör, CHP’nin ne yapacağı.
17 belediye başkanı ve en az 250 belediye yöneticisi hapiste. Yeni baskı dalgaları da beklenmekte. Bu aşamada Erdoğan’ın konuşmasına CHP lideri Özel’den gelen tepki, partinin yelkenleri suya indirmemekte kararlı olduğunun işareti.
“Çıkmış Kürt-Türk-Arap… Hesap: Kürtlerin temsilcisi DEM, Türklerin temsilcisi MHP, Arapların temsilcisi kendisi,” dedi Özel. “Bir çatı kuracak. Çatıda vatandaşlık bilinci değil ümmet bilinci olacak. Sünni Müslümanlık üzerinden yeni bir ittifak kuracak aklı sıra bunun üzerinden yeni ittifakla yürüyecek. CHP’lilere sesleniyorum, asla ve asla korkmayın. Yeni bir ittifak kurulur, orada hiçbir partiyi hor görmeyin. Hiçbir seçmeni hele hele Kürtleri Tayyip Erdoğan’ın düşündüğü gibi ilkesiz görmeyin”
Bundan sonra olacaklar çok daha kritik bir evreyi işaret etmekte. DEM zorlanacak. CHP direnme yanlısı.
Öte yanda, Meclis’teki Kürt talepleri karşıtı iki milliyetçi partiye destek tepki oyları ile artabilir.
Bu arada, Ankara’nın beklentilerinin aksine Suriye Kürtleri, ABD’nin baskılarına rağmen, “din eksenli” diye nitelediği Şam yönetimine direnişini sürdürmekte.
Kısacası, durumlar ortaya karışık. Gökalp formülü toksik sonuçlar üretebilir.



















