InstagramKöşe Yazarlarımız

Yangın, Diplomasi ve Bir Resim







Avrupa‘da vebadan arda kalan cesetlerin henüz toprağa karışmadığı bir çağda, 1562 yılında Pieter Bruegel adlı ressam, “Ölümün Zaferi” adlı meşhur tablosunu çizmek için eline fırçasını alıp paletindeki kana benzeyen kahverengiye bulaştırdığında, sadece cesetleri değil yaşayanların da neye dönüştüğünü resmetti.

Çökmüş bir dünyanın ortasında kasvetli bir ufuk; kasabanın sokaklarında ordu gibi ilerleyen iskeletler, mezarları deşen ölüler, panikle kaçışan insanlar…

Ama diğer yandan, bütün bu uğultunun içinde garip bir dinginlik: Ölümle kuşatılmışken hâlâ tambur çalanlar, öğle uykusuna yatmış gibi bir tabutta uzananlar, hatta birbirine sokulmuş sevgililer.

Her şeyin bittiği yerde sürdüğü iddia edilen bir hayat.

Limasol’da bu yazı yazıldığı sırada sürmekte olan yangın da Bruegel’in tablosunu andıran bir manzara sunuyor: Alevlerle çevrili köyler, rüzgârla yarışan dumanlar, boşaltılmış evler…

Ama tüm bunların ortasında hortumla su tutmaya çalışan bir ihtiyar, yan yana bekleyen insanlar, uzatılan bir bardak su.

Hayatın nasıl hâlâ sürdüğüne dair akla yatkın bir cevabın olmadığı anlar.

Kıbrıs’ta müzakereler de toplumda böyle bir yorgunluk biriktirdi.

Kimimiz doğduğumuz günden beri, kimimiz ömrümüzün ilk yıllarından bu yana yalnızca sonuç alamamanın değil, hatırlamanın da yorduğu bir sürecin içindeyiz.

1968’de başlayan resmî görüşmelerden bu yana geçen yarım yüzyılın sonunda sürece ihtiyaç değil ama tahammül tükenmiş durumda.

Her turda aynı cümlelerin yeniden kurulmasının, aynı maddelerin yer değiştirerek önümüze sürülmesinin yarattığı bıkkınlık ağır.

Öyle ki, çoğunluk artık görüşmelerin başladığını duyduğunda umutlanmak yerine yalnızca yorgunluk hissediyor. “Ma Gene? Partisi” kurulsa başarı şansı hiç düşük olmayabilir.

Bu yorgunluk, yalnızca diplomatik başarısızlıktan değil, aynı zamanda sürecin toplumsal hafızada bir tekrara dönüşmesinden de kaynaklanıyor. Aynı sözler, aynı görüntüler;

BM flaması önünde poz veren takım elbiseli adamlar, mutlaka bir ünlem eklenerek haberleştirilen ama bir önem içermeyen demeçler, güya çok gizli ama herkesin nasılsa haberdar olduğu kulis dedikoduları vs. çözüm üzerine o kadar çok fikir belirtildi ki bu fikirler artık neredeyse birer görüşten çok birer tekerlemeye dönüştü.

Oysa toplumsal hafıza, sadece hatırlamak için değil, hatırladığımızı anlamlandırmak için de vardır.

Anlamını yitiren bir sürecin sadece tekrarlanması değil, hatırlanması dahi yorar; tıpkı suyu çoktan kesilmiş bir çeşmenin başında avuç açıp beklemek gibi.

Bu noktada, “çözüm” ile “barış” arasındaki ayrımı kurmak gerek: Çözüm, siyasal bir uzlaşıdır; hukukî metinlerle, kurumlarla, diplomasiyle ilgilidir.

Barış ise bir kültür meselesidir; yaşama biçimi, başka biriyle yan yana durabilme kapasitesidir, birlikte yaşamanın duygusal ve düşünsel zeminidir.

Çözüm, liderler tarafından imzalanabilir; barış, insanlar tarafından yaşanır ve ikisi birbirinin yerine geçemez.

Kurumsal bir çözüm olmadan kültürel barış her an kırılganlaşır; kültürel barış inşa edilmeden kurumsal çözüm imkânsızlaşır.

Kıbrıs’ta bu ikisi arasında yaşanan senkron sorunu yeni değil.

Toplumun içinde barışa duyulan istenç ne zaman daha görünür olsa liderler masadan kalkıyor.

Halkın çözüm istenci yükseldikçe siyaset başka hesaplara dalıyor, siyaset hızlandığında toplum sürece karamsarlıkla yaklaşıyor.

Bu uyumsuzluk yalnızca sürecin ilerleyişini değil, toplumun duygusal coğrafyasını da bozuyor.

Senkron eksikliği yalnızca diplomatik tabloyu değil hayatın dokusunu da zayıflatıyor.

Yangın, bunun en çarpıcı örneklerinden biri. İlerleyen alevlere karşı müdahale eden ekipler kaynak eksikliği değil, koordinasyon eksikliğiyle de sınandı.

Yardım teklifleri taraflar arasında dolaşırken karar verme süreçleri ağırlaştı, alevler köyleri sardı. Kuzeyden gönderilebilecek destek güneyde yankı, güneydeki talep, kuzeyde resmî karşılık bulmadı.

Taraflar yangını söndürmek için değil ama iş birliği yapmamak için iyice organize olmuş gibi.

Alevler yalnızca ormanları değil, içi çoktan kurumuş siyasal takıntıları da içine alınca kuzeyden güneye, bir bardak su bile gidemedi.

Halbuki zeytin ağaçları müzakere nedir bilmez. Onlar “kapsamlı çözüm” beklemez, “federal model” ya da “iki devletli çözüm” aramaz.

Sınır onlar için toprağın çatlağıdır; egemenlik köklerin yöneldiği nemde başlar. Limasol’daki yangında tarafların hangi pozisyonda durduğu değil, hangi yamaçların yandığı belirleyici.

Diplomatik öncelikler yangına bir kova su yetiştiremez, kavramlar tutuşmuş bir zeytinliğe gölge etmezken alevlerin arasında siyaset sustu; çünkü hayat bütün bu kelimeleri hiç duymamıştı.

Bazen gerçek, kavramların dışında başlar. Yangın bize yalnızca neyin yandığını değil, neyin zaten hiç var olmadığını da gösterdi; takıntılarımızın taşıdığını sandığımız anlamın.

Bruegel’in tablosunda o karmaşa içinde, ölüm her yanı kuşatmışken hâlâ bir arada müzik yapmaya çalışan bir grup insan da vardır.

Çünkü Bruegel, bütün o kıyımın ortasında, anlamı ve umudu ayakta tutmaya çalışanlardan yanadır.

Bugün tablosunu yeniden çizecek olsa, muhtemelen Limasol’u çizerdi: Arkada gökyüzünü karartan is; önde yardım için gecikmiş ellerin gölgesi. Sessizce, yalnızca yan yana durarak var olmaya çalışan insanların silüeti.

Böyle bir sahnenin ortasında insan ister istemez düşünüyor: Biz Bruegel’in tablosundakilerden hangisiyiz?

Öldüğünün bile farkında olmadan hâlâ savaşan iskeletler mi, yoksa alevler göğe yükselirken bile inatla yaşamın şarkısını sürdürenler mi?













Başa dön tuşu