InstagramKöşe Yazarlarımız

Dostoyevski Lefkoşa’da Duraksadığında







Engomi’de, günün bitmesine yakın yürürken tanıdık bir yüzle karşılaştım.

Rus Kültür Merkezi’nin önünde, taş bir sütunun üzerinde bekleyen bir baş.

Bronz. Sakalı yere doğru ağırlaşmış. Alnı, gözleri, ağzı…

Tanımak için adını görmeye gerek yok. O sert yorgunluk yalnızca bir kişiye ait olabilir: Dostoyevski.

Kıbrıs’ın başkentinde, Rus büyükelçiliğine bağlı bir kültür kurumunun kapısında, sokaktan geçenlerin bakabileceği bir noktaya yerleştirilmiş.

Bir açıklama yapma derdi yok. Bilgilendirme levhası da fazla geride kalıyor. Bir şey anlatmak istemiyor sanki. Ama yüzünde duraksayan bir anlam, sessizliği delip geçen bir şey var.

Lefkoşa genelde yaseminiyle ya da surlarıyla anılır. Hikâyesini bilmeyip bunları duyan biri, şehri sarı taşların ortasında yeşermiş büyükçe, neşeli bir bahçe sanabilir.

Halbuki sessizlik burada çok derinden işitilir.

Bazen siyah bantla kapatılmış haritalardan gelir, bazen askeri üniformalardan taşar. Ama bazen de hiçbir yere bağlanmaz.

Sokakta yürüyen bir çocuk, bir apartmanın camına sıkışmış eski bir bayrak ne çökebilen ne de ayakta durabilen eski bir Osmanlı evi…

Herkes, her şey adını koymadan kendi yükünü taşır.

Büstün önünde de böyle bir sessizlik vardı. İçeriden gelen sessizlikle dışarıdaki ışık birbirine karışıyordu. Yüzüne düşen gölgeler, bir tür içe çekilmişlik hissi veriyordu.

Ona bakarken, şehrin halının altına süpürülmüş geçmişiyle o yüz arasında tanımlanması güç ama inkâr edilemeyen bir akrabalık sezdim. Yalnızca bugüne ait olmayan, daha geniş bir zamana yayılmış bir sessizlik.

Yüzeyde unutulmuş gibi duran, ama zaman zaman yeniden kendini duyuran bir çatlağın iç sesi.

Belki 1974 yazının. Şehir ikiye bölünmeden hemen öncesinin. Herkesin bildiği ama adını koymadığı bir zamanın sesi.

Askerlerin geceden yerleştiği okulların, kaybolan insanların ardından söylenemeyenlerin. O sessizlik yıllar içinde büyüdü ama kimse susmanın neyle ilgili olduğunu tam olarak açıklayamadı.

Aynı Ecinniler’deki gibi: İnsanlar ideolojiler uğruna konuşuyor gibi görünüyor ama aslında konuşulan, boşluğun kendisi.

İnanç, kuşku, yurt, intikam…

Hiçbiri kendi ağırlığını taşıyamıyor.

Ya da Yeraltından Notlar’daki, içinde taşıdığı öfkeyi ne devlete ne insana yöneltebilen adamın, kendi içine çökmüş isyanı.

Bugün Lefkoşa’nın ruh hâli de bu değil mi? Güneyden gelen bir cümle kuzeyde duvar gibi karşılanıyor.

Kuzeyde söylenen bir kelime güneyde dile çevrilmeden boğuluyor. Kimse kimseye bağırmıyor ama bir türlü konuşamıyorlar da.

Dostoyevski de bir zamanlar konuşamamıştı. 1849’da Çar karşıtı bir grubun içinde yer aldığı gerekçesiyle tutuklanıp idam cezasına çarptırıldı.

Günler sonra, elleri bağlı hâlde kurşuna dizilmek üzere bir meydana götürüldü. Son anda, silahlar ateşlenmeden önce, Çar’ın affı bildirildi; Dostoyevski hayatta kaldı.

Ama o sabah, infazın iptal edildiği an, onun için ölümden sonrasına açılan hayattı artık.

Zamanın kıymetini anlamaktan çok, zamanla kurulan bağın sonsuza kadar değişmesiydi bu.

Kendi deyişiyle, hayat birdenbire öylesine sonsuz, dayanılmaz olmuştu ki, her şey keskinliğini yitirip ürkütücü bir belirsizliğe dönüşmüştü.

Lefkoşa’nın yaşadığı da bu: Fiziksel olarak ayakta kalmış ama kendi geçmişiyle konuşmayı ertelemiş bir şehir.

Hiçbir şeyin olmamış gibi sürdüğü, ama aslında her şeyin yarım kaldığı bir zaman. Tetik çekilmedi. Ama tetiğe dokunulduğunu herkes biliyor.

Büst, bütün bunları bilir gibi bakıyor. Sıradan bir şehir heykeli, bayram sabahlarında çelenk konan bir anıt gibi değil.

Daha çok, her şeyin ortasında durup hiçbir şeyi açıklamayan bir gövde. Bakışlarında ne umut var ne de karanlık.

O hep tanıdık ama tanımlanamayan hâl: Vicdanın sesi değil; o sesi duyup duymadığını sorgulayan bilinç.

Bir şehirde böyle bir yüze rastlamak, kısa bir karşılaşma gibi görünse de insanın aklına kazınıyor.

Çünkü Lefkoşa gibi şehirlerde anlam hep gecikir. Önce bir görüntü belirir, sonra ona dair sorular.

Cevap: Yok.

Lefkoşa’nın dar sokaklarından geçip Elefteria Meydanı’na çıktığımda, yüzüm kalabalığa, zihnim ise hâlâ o yüze dönüktü.

Her şey kaldığı yerden devam ediyordu; insanlar yürüyor, arabalar geçiyor, tabelalar ışığını yakıp söndürüyordu.

Birazdan bir “sınıra” varacağımı, “resmî” bir evrak gösterip onu geçeceğimi, ama asıl sınırların hiç görünmeyen yerlerden, hiç bilinmeyen şekillerde geçtiğini ve onları her adımda ihlal edeceğimi biliyordum.

Dostoyevski’nin büstü de biliyordu.

Bir düşünceyi tamamlamıyor, bir yargıyı dile getirmiyordu. Bakışı, cevapsız bir sorunun sabitlenmiş hâliydi.

Ne yapılacağını söylemiyor ama yapılmayanın ne olduğunu sezdiriyordu.

Lefkoşa’ya da gerçekten bakan her yüz, bir parça Dostoyevski’ninkine benziyor: Konuşmaktan çok hatırlatıyor, anlatmaktan çok sezdiriyorlar.

Bu şehirde söylenen her söz, söylenmemiş olanın etrafında dolaşıyor.

Şehirden değilmiş gibi duran ama şehrin asıl yüzünü, suskunluğunu, küçük bir ölüme benzeyen uykusunu, ruhunun gölgede kalmış karanlık kısımlarını görünür kılan bakışlarla.

Dostoyevski’nin bakışları gibi.

Yürümeye devam ederken onun sustukça derinleşen, sustukça insanı kendine yaklaştıran yüzüne geri dönüp bakmadım.

Ama gene de onunla birlikte yürüdüm, gene de onunla birlikte yazdım.

Kendi şehrimde, kendi şehrimin suskunluğunda.













Başa dön tuşu