InstagramKöşe Yazarlarımız

Tavuk ve Yumurta







Avrupa bize neden vize vermiyor?” diye öfke saçan şaşkınlara sadece gülüyorum.

Off yaa, ülkede hukuk bitti, yargı yok oldu, nasıl oldu da bu hale geldik?” diye söylenenlere ise gülmekten vazgeçtim, artık acıyorum.

Onlar, artık sadece sonuçları yaşamaya mecbur kılınanlardır.

İşte, ahlaksızlıklar silsilesinde üç yeni gelişme:

Kocaeli’nin AKP’li Büyükşehir Belediyesi, “Baskı Karşılığı Çıktı Hizmeti Alımı” başlıklı, bedeli yaklaşık 1,31 milyon TL olan bir ihaleyi iki ayrı ihale şeklinde AKP Kocaeli İl Başkan Yardımcısı Murat Ergelen’e ait ERG Bilgi Teknolojileri Ltd. Şirketi’ne vermiş.

Bu uygulama, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 5., 11., 17. ve 22. maddelerine açıkça aykırı. Rekabete kapalı şekilde yürütülmüş olan bu işlem tipik bir “adresli ihale” örneği. Daha da önemli özelliği, artık bu tür “havale”lerin fütursuzca yapılıyor olması.

•Nefes gazetesinin haberinden aktarıyorum; “Evde canı sıkılan karısına iş arayan eski AKP milletvekili bakanlıklardaki arkadaşlarından geçit bulamayınca, cumhurbaşkanlığını devreye sokuyor. Saray kadrosu üzerinden aynı talep yeniden gelince ilk bakanlıktan seken talebini bir başka bakanlıkta hayata geçiriyor ve yaşı devlet memurluğu için geçkin olan karısını istisnai kadrodan iyi bir maaşla işe aldırıyor

•Nefes’te yer alan habere göre; dil bilmeyen, iki yıllık kürsü deneyimi şartını dahi taşımayan savcı ve hakimler, elçiliklerde geçici olarak istihdam edilmek için adeta yarış halinde.

Bu kapıyı açan Adalet eski bakanı Bekir Bozdağ’ın halefi bir bakan bu uygulamayı kaldırmaya kalkınca kıyamet kopuyor, konu Saray’a kadar gidiyor. Sonuç?

Gazeteden okuyalım; “Çünkü bu ballı kadrolarda geçici süreyle görev yapan hâkim ve savcılar, 7 bin Euro maaşın yanı sıra, Türkiye’deki kadrolarındaki maaşları almaya devam ediyormuş. Açılan kadro 30 kadarmış. Yani 30 ülkede, 30 ballı görev…

Evet sonuçlar bunlar.
Yenileri de emin olunuz, yolda.

Peki sebep? Sebepler?

İşte orada, nezih Türkiye toplumunun aklı melekeleri kilitleniyor.

Kutuplaşmış kesimlerden birine göre her bir pislik ötekinden çıkıyor. Ötekiler de boş durmuyor, öncekilerin “boş dosyalar” diye geçiştirmeye çalıştığı ama içerden bilenlerin fısıltıyla “o kadar da boş değil” dediği benzer icraatlar göz dolduruyor. Dolduruyor ama kök sebepler hengamede güme gidiyor.

Gelişmelere nesnel gözle bakmaya çalışanların işi zor. Çünkü dinleyen yok.

Türkiye’nin toplum fertleri gibi sebep-sonuç ilişkilerini kavrayıp analiz etmekten aciz, zihinsel intikal melekeleri bu kadar gecikmeli bir insan türüne dünyanın hiçbir yerinde rastlamadım.

Bu, aslında bir bakıma normal, şaşılacak bir yanı yok.

Şair Nedim’in dediğine koşut olarak şunu söyleyebiliriz; Ahlak mefhumunu, etik nosyonunu abes, hatta enayilik olarak yüzyıllardır lügatinden çıkarmış bir kültür akvaryumunun içinde doğup büyümüş, ona uygun bir çarpık eğitimden geçmişseniz, varacağınız yer, içinde debelendiğiniz, debelendikçe hiddetinizi kendiniz hariç başka herkesten çıkaracağınız bir kuyu dibi olur.

Herkesin şimdilerde “çürüme” diye saptadığı olgu dünün işi değil elbette. Bu mesele aslında –yine bu kültürün kirli mamulatı olarak– yüzyıldan daha uzun bir süre öncelerinde şekillenmiş bir siyaset anlayışını anlatıyor bize.
Merhum Çetin Altan’ın veciz ifadesiyle:

Türkiye’de siyaset, kamu malının nasıl paylaşılacağı üzerine yapılan kavgadır

Buradan yola çıkarak şunu da hele şu AKP-MHP sistemini tecrübe ettikten sonra, hele bunca örnek ardından Cumhur İttifakı’nın oylarının hala muhalefetin önünde olduğunu gördükçe, artık söyleyebiliriz;

Türkiye’nin muhalif diye tanımlanan toplum kesimini (hepsi değil tabii) ağırlıklı bölümünü hoşnutsuz kılan şey, kamu malının ahlaksızca paylaşımından kendisine pay düşmemesidir

O parti yerine bu parti gelince, sadece paydaş grupları ve kayırma kümeleri değişiyor ve düzen böyle gidiyor.

Çekirdek sebep kültürdür ve siyasi aktörler de hep ona göre şekillenir.

Seçmenin küçük bir kısmı gerçekten de adil, geleceği öngörebileceği müreffeh bir düzen arzusuyla hareket etse de ne kadar temiz olduğunu iddia ve vaat ederek iktidara gelirse gelsin, onun etrafına çok geçmeden avanta peşinde bir güruh üşüşüverir.

Ve kısa sürede yeni iktidar da kirlenmeye ve kirletmeye başlar.

Bu, gözeneklere kadar içselleştirilmiş bir işleyişi tarif eder. Saf gözlerle bakarsanız, muhalefet söylemlerinden yola çıkarak, köklü bir değişim hayaline kapılabilirsiniz. Ülke tarihinde yaşananlar, daha sonraları hep hayal kırıklığı ile anılırlar.

Döngü hiç değişmez, dolayısıyla da her şey “gibi gibi” yaşanan bir ülkeyi anlatır;

Torpil ve rüşvetin esas dinamik olduğu; araya adam koymaların, “iş gördürmelerin”, “abi ne yapalım herkes yapıyor biz niye yapmayalım” sözlerinin yankılandığı, kural tanımamanın kural haline geldiği, sahtekarlığın makbul norm olarak yayıldığı, dolayısıyla çürümenin geometrik bir hızla her tarafı sardığı, çeteleşme ve mafyalaşmanın iktidar ortağına dönüştüğü bir kirli düzen.

Bir gazetenin tanımıyla, “Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, suç örgütü elebaşılarından rüşvetçi avukatlara, siyasetçilerden bürokratlara dek hemen herkesin rant ve çıkar kavgasına girdiği, birbiriyle fotoğraflarının ortaya çıktığı bir sistem

Yakın tarih için ana sebeplerden birini arıyorsanız, onu genel olarak muktedir parti(ler) efradının yetkiyi her alanda keyfi olarak kullanmasında ama özel olarak da kamu ihale yasasının yaşadığı feci macerada bulacaksınız. Bu yasa, Türkiye’nin AB’ye girmesinde –aynen Terörle Mücadele Yasası gibi– gibi kilit role sahipti.

Fakat, AKP liderinin çevresini İslamcı-Laik karması açgözlü, “yerli-milli” iş alemi kuşatıp allem kallemle, iktidarın da işine gelen kapkaççı ittifakıyla gidişatı durdurunca, yasa da kuşa döndü, ve en son örneğini Kocaeli’de yaşadığımız yolsuzluklar-ahlaksızlıklar silsilesi “negatif dinamik” oldu.

Bu konuda, Prof. Eser Karakaş’ın “İhale kanununun iki, üç maddesi Türkiye’yi bitirdi” başlıklı yazısını okumanızı hararetle öneririm.

Terörle Mücadele Yasası ve TCK ise “düzeltilecek” (!) denirken çok daha baskıcı hale getirildi, AİHM de Anayasa’nın 90. maddesi de hiçe sayıldı.

Çünkü “siz kim oluyorsunuz da bize uluslararası kuralları benimsetmeye çalışıyorsunuz!” diye inatlaşan hem iktidarın hem de muhalefetin içine çöreklenmiş bir kültür var ortada.

Dolayısıyla size kötü bir haberim daha var;

İplerin koptuğu bir süreçte sıraladığım örneklerin çok daha arttığını, çaplarının büyüdüğünü göreceğiz hep birlikte. Türkiye hep böyledir, bir başladı mı negatif eğilim (regression), sonuna kadar gidilir. Ta ki dibe vurana kadar.

Bu arada Avrupa Birliği, vize serbestisi için gerekli olan 72 kriterin “terörle mücadele yasalarında netlik” ve “şeffaf ve adil ihale sistemi” öngören altısının düzeltilmesini beklemekte.

Çok bekler.

Yaşadıkları vize sefilliğinin sebebi olarak AB’yi gören bi-idrak toplum kesimleri de durumun normalleşmesini çok bekler. (Bu arada çeşitli meslek grupları ve torpilci bireylerin yeşil pasaporta göz dikmesinde bir başka ahlaksızlık ve kurnazlık var ki, ayrı bir mevzudur)

Talan ve yalan düzeni artık duvarını sapasağlam kurmuştur.

Çetin Altan gibi yazarlar bu toplumu okurken yıllar boyunca “tavuk ve yumurta” benzetmesini boşuna kullanmadılar.

Her şey öyle bir kısır döngüde idi ki, Çetin Bey sıkıldığı için, yıllar önce yazdığı yazıları yeniden yayınlamaya başladı.

Çünkü o eski yazılar, “Yeni Türkiye”yi bir kez daha ifşa ediyordu.















Başa dön tuşu