Bir “Kıbrıslı” Pragmatizmi ve Dubai Rüyaları

Bizim bu adanın bu yarısında, kendine özgü hallerimizle, dünyadan kopuk ama bir o kadar da dünyanın bütün nimetlerine –bilhassa da tüketim kısmına– aşina olduğumuzu sandığımız bu yarım coğrafyada, sermayenin sesi genelde alışıldık tonlarda çıkar.
Fakat bazen, öyle bir an gelir, öyle bir ‘dil sürçmesi‘ –ki buna sürçme demek, bilinçaltındaki hoyratlığı hafifletmek olur– yaşanır ki; o anın içinde, bizim ‘Kıbrıslı‘ olmakla, ‘başkalıkla‘ övündüğümüz kimliğin arkasına saklanmış sınıfsal refleksler, ‘bize ne elalemin kuralından‘ diyen iş bitirici kültürüyle birlikte çırılçıplak ortaya dökülür.
Kıbrıs Türk İşverenler Sendikası Başkanı Sayın Metin Arhun’un geçtiğimiz gün sarf ettiği sözleri okurken, insanın aklına Marx’ın meşhur “katı olan her şeyin buharlaştığı” tespiti gelmiyor değil.
Ama burada buharlaşan şey geleneksel yapılar değil; daha ziyade insani değerler, evrensel normlar ve bizatihi “utanma” duygusunun kırıntıları.
Sayın Arhun, müthiş bir dürüstlükle –ki bu dürüstlük, içerdiği pervasızlık nedeniyle takdire şayan– şöyle buyurmuş: “Biz Kıbrıslıyız, işimize nasıl geliyorsa öyle davranacağız. Bize ne A ülkeden, B ülkeden?”
Bu cümlenin, bu “Kıbrıslı” tanımının sosyolojik tahlili yapılsa, ciltler dolusu kitap çıkar. Sayın Arhun, bir “kimlik” tanımı yapıyor ama bu kimliği kültürel bir aidiyet, tarihsel bir miras ya da bir yaşam üslubu üzerinden değil; tam aksine, kuralsızlık, keyfiyet ve “işine geleni yapma” özgürlüğü (!) üzerinden kuruyor.
Yani Arhun’a göre Kıbrıslı olmak; Akdenizli bir rahatlık değil, evrensel hukuktan ve vicdandan azade, saf bir pragmatizm demek.
Bu pragmatizmin varacağı yer neresi peki? Dubai.
Arhun, Dubai’de asgari ücretin olmadığını, Pakistanlı ve Bangladeşli işçilerin “çok daha uygun” fiyatlara çalıştırıldığını, kendisinin de aslında 80-100 dolara insan çalıştırabilecekken devletin onu 1000 dolar vermeye zorladığını söylüyor.
Bu, modern zamanların feodalitesi bile değil; bu, doğrudan doğruya 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin, 21. yüzyılın ortasında, üstelik bir ada yarısında yeniden hortlatılma arzusudur.
Sayın Arhun’un “vizyonu“ndaki müthiş çelişkiye bakın: Bir yandan “Biz Kıbrıslıyız, bize ne elalemin ülkesinden” diyerek yerel bir dokunulmazlık zırhına bürünüyor; diğer yandan Bangladeş’in sefalet ücretlerini referans alarak küresel sömürü ağının nimetlerinden faydalanmak istiyor.
Yani “norm” söz konusu olduğunda yerel ve keyfi, “sömürü” söz konusu olduğunda ise alabildiğine küreselci.
Bu zihniyet, insan emeğini bir “maliyet kalemi” olarak görmekten öteye geçip, onu bir tür “ithal hammadde” seviyesine indirgiyor.
“Orada 80 dolar, ben neden 1000 dolar vereyim?” sorusu, iktisadi bir soru değil, ahlaki bir soru. Arhun cevabı da cevap değil, ahlaki bir çöküşün itirafı.
Çünkü o 1000 doların içinde, o insanın barınması, beslenmesi, insan onuruna yaraşır asgari bir hayat sürmesi gerekliliği var. Ama Sayın Arhun’un “rekabet gücü” dediği şey, anlaşılan o ki, insan onurunun sıfırlanması üzerine kurulu bir denklem.
Bir de “Polonya ve Portekiz’i geçtik, biz o kadar zengin miyiz?” serzenişi var. Avrupa ile kıyaslama yaparken, oradaki sosyal devleti, hukuk güvenliğini, yaşam standartlarını değil de, sadece “işçiye ödenen parayı” görmek, bizim coğrafyanın işverenlerine has o “seçmeci algı“nın muazzam bir örneği.
Polonya’daki market fiyatıyla, her şeyi ithal eden bir adanın market fiyatını kıyaslamadan yapılan bu “biz zengin miyiz” çıkışı, demagojiden öte bir anlam taşımıyor.
Sayın Arhun, asgari ücretin Aralık ayında konuşulmasından, piyasanın “allak bullak” olmasından şikâyetçi. Lakin aslında piyasayı, daha doğrusu toplumsal barışı allak bullak eden asıl şey bir sendika başkanının, ülkesini yöneten yasalara ve o yasaların korumaya çalıştığı asgari insanlık standartlarına “Bana ne, ben işime geleni yaparım” diyebilme cüreti.
Bu üslup, Kıbrıs’ın kuzeyindeki o meşhur ‘tanınmamışlık‘ halinin yarattığı gri alanı, bir tür mağduriyetten çıkarıp, canhıraş bir ‘kuralsızlık imtiyazı‘na çevirme arzusunun tezahürüdür.
‘Bize ne A ülkeden, B ülkeden‘ derken asıl denilmek istenen şey, ‘Bize ne medeniyetten, bize ne evrensel insan haklarından‘ itirafı.
Aynı mantığı, mantar gibi çoğalan, tabelasında ‘üniversite‘ yazan ama işleyişinde bir tür ‘diploma ve oturma izni ticarethanesi‘ne dönüşen yapılarda görmüyor muyuz?
Orada da ‘uluslararası akreditasyon standartları‘ ya da ‘akademik etik‘ hatırlatıldığında, benzer bir omuz silkme ile karşılaşmıyor muyuz?
Öğrenciyi ‘müşteri‘, eğitimi ‘döviz girdisi‘ olarak kodlayan zihniyetle; işçiyi ‘Bangladeş fiyatına‘ çalıştırmak isteyen zihniyet, aslında aynı ‘fırsatçı pragmatizm‘den besleniyor. İkisinde de insan, bir özne değil; maliyet hesabı yapılan bir nesne.
Ya da betona boğulan kıyılarımıza bakalım. ‘Mülkiyet sorunu var, uluslararası hukuk buraya işlemez‘ boşvermişliğine sığınıp, ne şehir plancılığına ne de doğaya saygı duyan o vahşi inşaat iştahı da aynı kökten gelmiyor mu?
‘Bize ne A ülkenin şehircilik kurallarından, biz Kıbrıslıyız, istediğimiz yere istediğimiz yüksekliği dikeriz‘ hoyratlığı, bugün Girne’yi nefes alamaz, tanınmaz hale getiren şeyin ta kendisi değil mi?
Işıltılı neonların ardına gizlenen kumarhane ekonomisi aynı mantığın en göz önündeki örneği değil mi?
Dünyanın hiçbir yerinde kabul görmeyecek para trafiğinin, burada ‘sektörün gereği‘ diyerek meşrulaştırılması; denetimsizliğin bir tür ‘özgürlük‘ gibi pazarlanması… Hepsi aynı kapıya çıkıyor.
Sayın Arhun’un ‘Dubai‘ referansı bu yüzden tesadüf değil. Çünkü arzulanan şey, Batı’nın hukukunu ve denetimini kapıdan içeri sokmadan, Doğu’nun –en acımasız haliyle– sömürü çarklarını burada döndürmek.
‘Tanınmamış devlet‘ olmayı, uluslararası hukuktan kaçışın; ‘ambargolar altında eziliyoruz‘ söylemini de içerideki keyfiyetin kalkanı yapma kurnazlığı bu.
Eğer Sayın Arhun’un hayalindeki “Kıbrıslılık” buysa; yani Bangladeşliyi 80 dolara çalıştırıp, Dubai şeyhleri gibi davranmak ama adına “rekabetçi serbest piyasa” demekse, ortada sadece ekonomik bir kriz değil, çok daha derin bir ahlaki buhran var demektir.
Korkarım ki, bu buhranı çözecek bir “Asgari Vicdan Tespit Komisyonu” da henüz kurulmadı, kurulmasına şiddetle ihtiyaç var gibi görünüyor.



















