InstagramKöşe Yazarlarımız

Müzakere Masası Slogan Kaldırmaz







Tam da barış masasına kırıntı umut düşmüşken, birileri eline çekici alıp o masanın ayaklarına vurmaya yemin etmiş gibi davranıyor. Erhürman’ın ortaya koyduğu şart tam olarak budur: Diplomasi değil, pozisyon tahkimi; çözüm arayışı değil, iç politikaya oynanan bir sertlik gösterisi.

Meseleyi eğip bükmeden söyleyelim: “Sonuç çıkmazsa statükoya dönüş yok” gibi kulağa radikal gelen ama karşı tarafın asla kabul etmeyeceği bir ön şartı masaya sürmek, müzakere başlatmak değil, müzakereyi gömmektir.

Bu, daha baştan “Olmayacak duaya amin demem, ama seni de suçlu ilan ederim” siyasetidir.

Diplomasi, miting meydanı değildir. Orada alkış yoktur, manşet yoktur, parti tabanına göz kırpma lüksü yoktur. Orada acı gerçekler vardır, gri alanlar vardır, geri adımlar vardır.

Hele Kıbrıs gibi onlarca yıldır düğüm olmuş bir dosyada, “benim kırmızı çizgim bu, ya kabul edersin ya da yokum” dili, çözüm iradesi değil, çözümsüzlüğe konforlu bir yer hazırlamaktır.

Erhürman’ın şartının üç sonucu var:

Rum tarafına altın tepsiyle bahane sunuyor.

Türk tarafı zaten ön şart dayatıyor, esnek değil” deme imkânı veriyor. Yani diplomatik olarak karşı tarafın işini kolaylaştırıyor.

Uluslararası topluma yanlış mesaj veriyor.

Dünya, haklı–haksız ayrımını sloganlara göre yapmaz; masadaki tutuma bakar. Ön şart dayatan taraf, otomatik olarak “zorlaştıran taraf” hanesine yazılır. Bunun faturasını yarın yine bu halk öder.

Kendi kendini kilitleyen bir pozisyon yaratıyor.

Kabul edilmeyeceği baştan belli bir talebi siyasal namus meselesi haline getirirsen, geri adım attığında “geri vites”, atmadığında “çözüm düşmanı” olursun. Bu siyaset değil, köşeye sıkışmayı planlamaktır.

Açık konuşalım: Bu çıkışın muhatabı Rum tarafı değil, seçmendir. “Ben taviz vermem, ben dik dururum” fotoğrafı üretme çabasıdır. Ama devlet yönetimi, özellikle de çözüm arayışı, fotoğraf siyasetiyle yapılmaz.

Çünkü masadaki gerçek şu:

Karşındaki tarafın kabul etmeyeceği bir şeyi “olmazsa olmaz” yaparsan, iki seçenek kalır:

Ya süreç baştan çöker

Ya da bir süre sonra o şartı yumuşatmak zorunda kalırsın ve siyasi güvenilirliğin erir

Her iki durumda da kazanan yok, kaybeden toplum.

Statükoya dönmeme söylemi kulağa hoş gelir. Kim statükoyu seviyor ki? Ama diplomasi, temennilerle değil, güç dengeleriyle yürür. Masada, uluslararası hukuk, tanınma sorunu, AB parametreleri, güvenlik başlıkları, mülkiyet dosyaları varken, sen kalkıp sonucu garanti altına alacak bir cümleyi baştan karşı tarafa imzalatmaya çalışırsan, bu müzakere değil, şartlı teslim dayatmasıdır — ve bunu kimse yutmaz.

Üstelik karşı taraf da aynı yönteme başvurursa ne olacak?

Onlar da “Şu şu şu ön şartlarım kabul edilmezse masaya oturmam” derse, geriye masa kalır mı? Hayır. Geriye sadece karşılıklı basın açıklamaları ve yıllarca sürecek yeni bir donmuşluk kalır.

Gerçek liderlik, zor olanı yapmaktır:

Tabanına rağmen esneklik göstermek, manşet kaybetme pahasına süreci yürütmek, “Ben haklıyım” demek yerine “Bu işi nasıl bitiririz?” diye sormaktır.

Erhürmanın yaptığı ise şudur:

Süreci başlamadan kilitleyecek bir cümleyi siyasal karizma yatırımı gibi kullanmak. Bu, çözüm liderliği değil, muhalefet konforudur. Masada sonuç üretme sorumluluğunu değil, sonuç çıkmazsa “Ben demiştim” deme rahatlığını büyütür.

Bu halkın daha fazla çözümsüzlük lüksü yok.

Daha fazla “sert poz” siyasetini taşıyacak sabrı yok.

Müzakere masası, egoların değil, aklın yeridir.

Karşı tarafın kabul etmeyeceği şartları “olmazsa olmaz” diye dayatmak, barış arayışı değil; çözümsüzlüğü ideolojik bir mevziye dönüştürmektir. Bunun adı diplomasi değil, sabotajdır.

Ve sabotajın bedelini siyasetçiler değil, her zamanki gibi bu topraklarda yaşayan insanlar öder.















Başa dön tuşu