InstagramKöşe Yazarlarımız

“Erken seçim” Olacak mı, “Umut Hakkı” Tamam mı? Neler Oluyor Yahu?







Türkiye’de gündem, içinden çıkılamayan bir kısır döngü halinde kalmayı sürdürüyor.

Ülkede en asgari ölçüde bile kamusal tartışma yok. O onu dedi, bu da bunu dedi karmaşası var. Sözlerin haber olmasından ibaret bir durum, özellikle TV’de.

Kanallarda çoğulcu tartışma yok, sadece altı boş bir laf ebeliği, bilinçli-güdümlü bir propaganda mühendisliği, rejimin izin verdiği sınırlar içinde ortaokul seviyesinde bir münazara ortamı söz konusu.

Bahçeli ile Erdoğan’ın arası soğudu mu?” döngü sorulardan biri.

Erken seçim olacak mı?” bir diğeri.

Suriye’deki son gelişmeler ardından hem iktidar tarafının hem de DEM cenahının “biz kazandık” sonucunu çıkarması, bir başka kafa karışıklığı konusu.

En son olarak bunlara “Umut Hakkı” tartışması da eklenmiş durumda.

Bütün bunlar ekonomik kriz ve yolsuzlukların ülkeyi kangren gibi sardığı bir dönemde yaşanmakta ki, tabandaki öfke de seçmende yaşanan kararsızlık ve tükenmişlik de gayet anlaşılır.

Gidişatın sisli havada körebeye dönüştüğü böyle bir ortamda biz gazeteci ve yorumculara az önce saydığım soruların bumerang gibi dönmesi de gayet doğal.

Bunlara açıklık getirmeye çalışayım, bir mesleki sorumluluktur.

• Erdoğan ve Bahçeli arasında bir soğukluk olduğu doğru mu? Bahçeli’nin mesajlarında sanki hep üstü kapalı uyarılar, çağrılar var. Buradan kriz ve de erken seçim çıkar mı?

Hayır. “Hemen erken seçim” umudunda olanlar devamlım olarak hayalkırıklığı yaşayacaklar. Olağanüstü bir gelişme (mesela takdir-i ilahi) olmadığı sürece bir değişime mahal yok.

Seçim en erken 2027 sonunda olacaktır. Hemen erken seçim çağrıları yıllardır süren alaturka “Kremlinoloji” girişiminden kaynaklanmakta.

Bahçeli’nin her jesti, duvara astığı tabela, vücut dili, seçtiği müzik, grup konuşmalarındaki bazı ifadelerden bir kesim –sadece temennilere dayalı ve duygusal olarak– hükümet buhranı ve erken seçim ihtimali çıkarmaya çabalıyor.

En son olarak bunun örneğine, Bahçeli’nin Kürt siyaseti temsilcilerine dair son konuşmasından sinekten yağ misali bir çıkarım denemesinde rastladım.

Şöyle bir ifadeydi: “Bahçeli, AK Parti’den Öcalan’a umut hakkı, Demirtaş’a tahliye, ‘Ahmetlere’ makama iade isterken DEM Parti ve ‘tüm uzantılarıyla’ PKK’dan da Öcalan’a ‘saygı göstermelerini’ istedi. Bahçeli aslında bu çıkışıyla Erdoğan’a, ‘Ben bugüne dek üstüme düşeni yaptım, sıra sizde’ demek istiyor sanki…

Bu tür “…der gibi geldi bana…” (!) mealindeki ifadelerin altı tamamen boş.

Nafile. Olmayacağının sebepleri yeterince açık. Mevcut iktidar yapısının bileşenleri (Saray/AKP ve MHP) belki bir daha asla elde edilemeyecek bir yetki nimetinin üzerinde oturuyor.

Kriz büyüdükçe –ki sorumluları ta kendileridir– o yapıya tutunma güdüsü daha da güçleniyor. Herhangi bir kopuşun hangi sonuçları doğuracağını kestirmek mümkün değil.

Şu bir türlü anlaşılmadı: Özellikle Bahçeli’nin ve partisinin 2016’dan beri bürokrasi içinde nakış gibi işlediği bu yapıyı terk etme lüksü yoktur.

Karşımızda biri siyaset mühendisliği ustası (Erdoğan), diğeri klasik “iç devlet” geleneğinin temsilcisi olan, güçlü “güvenlik devleti” yanlısı bir milliyetçi figür (Bahçeli) var. Bu ikili, sanılanın ve arzu edilenin aksine gayet iyi anlaşıyor, çünkü uzun vadeli stratejide görüş birliği içindeler.

Güvenlik ve yargı mekanizması emirlerinde, medya çok büyük ölçüde bu yapının belirlediği alan içinde kalmaya razı. Bırakın kopmayı, kararlı bir mühendislik projesi hâlâ devrede.

Bir yandan Meclis içinde sağ muhalefetten, öte yandan Meclis dışında CHP belediyelerinden transferler devam edecek. Plan bu.

DEM Parti’nin bu yapıya 2027 sonu veya 2028 baharındaki seçimde iktidara yeni zafer getirecek yeni bir anayasa kurgusuna dahil edilmesi de mühendisliğin –başarı oranı yüksek– ikinci ayağı.

Dolayısıyla, CHP lideri Özgür Özel’in ve diğer muhalefet temsilcilerinin ikide bir “erken seçim” demesinin pratikte hiçbir karşılığı yok.

• Suriye’de Şam ile SDG arasında varılan son anlaşma ardından Ankara ile DEM Parti ve sözcüleri aynı şeyi söylüyor: Aslında biz kazandık, kazanan biziz. Mantıken bu mümkün mü? Kim kazandı?

Bağımsız gözlemcilerin ortak görüşü, bazı nüanslar taşımakla birlikte, kaybeden tarafın “kazanımlarının ve hedeflerinin önemli kısmını kaybeden” YPG olduğu, parametrelerin en az 10 yılın gerisine döndüğü şeklinde.

Kazanan taraf ise, kabul görsün görmesin, çok büyük ölçüde, Ankara.

Şam’daki geçici lider El Şara’nın Ankara’nın çizdiği/desteklediği yol haritasını izlediği, zamanlamasını Kürtleri geriletmek için iyi ayarladığı, Trump-Erdoğan ikili ilişkisinden büyük güç aldığı aşikâr.

Sonuç olarak, aksi iddia edilse de, Rojava ve Kobane idari olarak Şam’a bağlandı, askeri olarak güçlü bir argüman olarak ileri sürülen Kürt tugayları da Suriye yönetiminin cihatçı tümen komutası altına girdi.

Anayasal reform ve güvence talepleri bir başka bahara (o da gelirse) kaldı. Sınırlar, havaalanları ve enerji sahalarının Şam kontrolüne geçmesi, IŞİD hapishane ve kamplarının SDG kontrolünden çıkarılması da Ankara açısından gayet memnuniyet verici.

Türkiye’nin devlet genetiğinde yerleşik maksimalizm de düşünülürse, bunun devamının geleceği de kesindir.

Suriye’deki Kürt talepleri ve kazanımlarının sınırları çizildi, şimdi sıra bununla senkronize olan, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin ve geleneksel kolektif hak taleplerinin “süreç” adı altında yürütülen proje ile törpülenmesinde.

• Son olarak gündeme taşınan “Umut Hakkı” bunun bir parçası mı? Kafaları karıştıran şey, “süreç komisyonu”nun bu konuda uzlaştığı, ama CHP’nin karşı çıktığına dair duyumlar ile DEM eşbaşkanlığından gelen “özerklik de istemiyoruz, Türkçe resmi dildir” tarzındaki sözler. Ne oluyor, ne olacak?

Suriye’de tamamen Trump-Erdoğan arasındaki kişisel ilişkiye bağlı olarak şekillenen, uluslararası güçleri de zımni bir kabule zorladığı anlaşılan gelişmelerin vardığı nokta, ne kadar aksi yönde iddia edilirse edilsin, DEM’in yönetimini ciddi ölçüde sarstı.

Aslına bakılırsa, ki kimse bununla yüzleşmiyor, Bahçeli’nin 1 Ekim’deki tokalaşmasından bu yana DEM ve bileşenleri günübirlik yaşadı ve sürüklendi.

Bahçeli’nin ustaca tasarlanmış hamlesi, daha ilk günden itibaren “Umut Hakkı” kavramını pazarlık sonucu “rıza üretimi” ve siyasi açıdan “geriletme” amacı taşıyan bir “zoka” olarak ortaya atmıştı.

DEM’in talep dünyasında Öcalan’ın statüsü bir numaralı madde olduğu için parti içindeki hukukçular bile AİHM’in her müebbet mahkumu için –siyasi mahpuslar başta– geçerli olan 2013 tarihli Vinter kararını hukuksal çerçevede sınırlı tutmak ve oradan savunmak yerine hedefinin Kürt talepleri aleyhine işleyeceği belli bir siyasi akıntının içinde çırpınır buldular kendilerini.

Elbette “Umut Hakkı” Öcalan’ı kapsıyordu (2014 AİHM kararı). Ama DEM bunu sanki ona özgü bir istisna, bir ayrıcalık olarak algılamak istedi.

Oysa DEM içindeki hukuk bilinci yüksek milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bana geçenlerde anlattığı gibi Türkiye’de en az 40 bin siyasi mahpus var. KCK’liler, PKK’liler, CHP’liler, Gülen’ciler, sivil toplum temsilcileri (Kavala, Tayfun Kahraman), gazeteciler, yayıncılar vs.

Ve AİHM’in siyasi mahpuslarla ilgili olarak aldığı, uygulanmayan en az 10 içtihat kararı var, yani sadece adı geçenleri değil, benzer durumda olan binlerce siyasi mahpusu da kapsayan: Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala, Yalçınkaya, Kahraman, Atalay, Köktü gibi ana davalar bunlar.

DEM sadece Öcalan’a odaklandı, bu dar hedefi “barış” adı altında bir cafcaflı söylemle ambalajlamayı seçti.

Seçtiği ölçüde tüm yurttaşlar için hak-özgürlük mücadelesinden uzaklaştı. Bahçeli, adına eklenen “Sayın” ile üst mertebeler bir nevi “kurtarıcı adayı” olarak yerleştirildi.

Bu arada sadece kendi mahkumları ile ilgilenmeyi seçen, öteden beri diğer “mahallelerdeki” siyasi mahpusları dert etmeyen CHP’ye mesafesi de arttı.

Böylece iktidarın işine gelen dar alana sığıştı: Her muhalefet parçasının muhalefet mücadelesini belli bir gruba, mahpus ve mağdur kümesine sınırladığı, seçilmiş isimler üzerinden (sanki o sınırlı isim sayısı serbest kalınca ülke özgürleşecekmiş gibi) mesajlar iletip durduğu bir bölünmüşlük hali.

Ötekinin mağduriyetinin, berideki mağdurun ilgi alanının dışında olması hali. Türkiye’nin geçmek bilmez hastalığı.

Sonunda “umut hakkı” tartışması saçma bir hal aldı. DEM, mücadelesini gitgide Öcalan’la sınırlarken ulusalcı muhalefet de aynı noktada karşı pozisyona kilitlendi, sanki bu hak sadece Öcalan’a uygulanacakmış gibi absürt bir noktaya varıldı.

Öyle ki, MHP’li Feti Yıldız ve Saray hukuk danışmanı Mehmet Uçum bile “bir dakika” demek zorunda kaldılar. “Umut hakkı kişiye özgü veya Öcalan’a yönelik bir tahliye imkanı değildir” dediler. Özünde haklıydılar.

Sadede gelirsek, Bahçeli’nin “zokası”, yani “Umut Hakkı” şimdi Komisyon raporuna girecek gibi duruyor. AKP, MHP ve DEM oylarının tamamı, geri kalan kısmı muhalefet açısından ne kadar ucube gibi olsa, raporun onaylanması için yetiyor.

Onaylanacak olsa bile, “garabet”te hiçbir değişiklik olmayacağını şimdiden tahmin edebiliriz.

Hatırlayın, DEM heyetinin Adalet Bakanlığı’nıu bir ziyaretinde AİHM içtihat kararlarının uygulanması talep edilmiş, ama onlara şu cevap verilmişti: “O durumda çıkması istenmeyen mahpuslar da bundan yararlanmak zorunda kalırlar. Dolayısıyla mümkün değil

• Bu ne demek?

Şu demek: “Yönetim, (mesela) Can Atalay olsun, Ekrem İmamoğlu olsun, Hidayet Karaca olsun, Selçuk Kozağaçlı olsun, Osman Kavala olsun, bunların hapiste kalmasından yana. Ama tabii siz DEM olarak Öcalan’a özgürlük talebinde ısrar edebilirsiniz…

Yani?

Yani, Öcalan’a kısmi veya tam özgürlük geldiğinde ülkeye hukuk da, barış da, adalet de gelmiş olmayacak.
1 Ekim hamlesi ile başlayan “Terörsüz Türkiye” projesinde “Umut Hakkı” ne kadar “zoka” ise, üstü ne kadar “barış” ve “demokrasi” gibi iyice aşınmış kavramla boyanmış olsa da, iki parçalı amaç için bir araç olduğu da başından beri belliydi:

Bir, Suriye’deki Kürt yükselişini durdurup geriletmek.

İki, DEM’i terk edemeyeceği bir komisyon kafesine hapsederek, hem geleneksel kolektif Kürt taleplerinden vazgeçirmek hem de “Umut Hakkı”nı Öcalan için koşullu havuç olarak sallandırarak, Kürtlere göstermelik ve silik bazı hakların (belki) tanınacağı, ama Erdoğan’a mutlaka bir dönem daha cumhurbaşkanlığı, mevcut iktidar yapısına da yeni bir seçim zaferinin hukuki zeminini hazırlamada işbirliğine razı etmek.

• DEM buna razı olacak mı? Olmaz diyenler var?

Kesinlikle olacaktır. Çünkü girdiği yol, geri dönüşü olanaksız bir yol. Bu yolun sonunda Türkiye Kürt siyasal hareketini bir “razı olma hali” bekliyor.

• Yani, DEM yavaş yavaş hazırlanıyor denilebilir mi?

Evet. Bunun en net işaretleri, DEM eşbaşkanı Bakırhan’ın son günlerde verdiği mesajlarda görülmekte.
Özerklik, özyönetim, merkezden yerele demokratik yetki devri istemiyoruz (artık)” diyor.

Türkçe resmi dildir, Türkçeyi kendi dilimiz olarak görüyoruz, bu asla bir tartışma konusu değil. Türkiye’nin resmi ve ortak dilinin Türkçe olmasıyla ilgili hiçbir sorunumuz yok. Elbette iletişimi standardize ederken ortak bir dil gerekiyor” diyor. “Kürtçe için anadili eğitimi yeterli olacaktır” diye ekliyor.

Bakın, bu açıklamalar Kürt kesiminde infial yarattı, ama asıl amacı, adresi tam anlaşılmadı. Aslında DEM (ve elbette ki Öcalan) böylelikle, Komisyon’un raporu ardından başlaması beklenen AKP güdümlü anayasa değişikliği çalışmalarında iktidara “sizinle beraber yürümek istiyoruz, hazırız” demiş oluyor.

Yeter ki, “Umut Hakkı”, verilecek büyük tavizler karşısında işleme konsun.

MHP’li Feti Yıldız bile Anayasa’nın kadük kalmış 90’ıncı maddesinden bahseder duruma gelmişken DEM’in hukuk bilincinden, stratejiden, muhalefet niteliğinden, siyasi varoluş nedenlerinden (raison d’etre) bu kadar sert ve hızlı kopuşu hazin.

Bekleyin, çok daha ilginç zamanlar yolda.















Başa dön tuşu