Önemli Olan Ne?

Siyaset kulislerinde fısıltıyla dile getirilen rüşvet tarifeleri, her köşe başında bir “tanıdık” eliyle halledilen küçük, kirli işler ve sahte diplomaların karanlık gölgesinde un ufak olan akademik haysiyet…
Çirkinlik ne kadar hızla sıradanlaşıyor, farkında mısınız?
Televizyon ekranlarında kravatları hafifçe gevşemiş siyasilerin aynı bayat ve ruhsuz cümlelerle Ünal Üstel ve çevresindekilerin adının karıştığı mide bulandırıcı skandalları, iletişim ve haberleşme özgürlüğünün üstüne para ödenerek Türk Telekom’a peşkeş çekilecek olmasını savunmalarını izliyoruz.
Lefkoşa, Girne, Mağusa bir yanıyla modern dünyanın ışıltılı tabelalarına özenen bir küçük yer kompleksiyle yanıp kavrulurken, diğer yanıyla her ihalenin, her imarın arkasında yatan cüce hesapların bataklığında hızla çirkinleşiyor.
İnsan, çirkinliğin bu denli sıradanlaşması, yozlaşmanın bir “hayatta kalma becerisi” olarak dayatılması karşısında insanın hissettiği derin bulantının aslında kalbinin hâlâ attığını hatırlatan son bir sığınak olduğuna inanmak istiyor.
Neyin önemli, neyin sıradan olduğunu anlamak gitgide güçleşiyor.
Aslında hepsi de önemli farkındayım ama gene de önemsemekte zorlanıyorum. Evet, internet servis sağlayıcıları üzerinden yürütülen teknik ve ekonomik tartışma önemli.
Başbakanın ve çevresindekilerin adlarının karıştığı rüşvet ağları, iş bitirme skandalları mide bulandıracak derecede hayati, bunun da farkındayım.
Ama yine de bütün bunların, bu adanın kaderini tayin eden en temel hakikat olduğuna kendimi ikna etmekte güçlük çekiyorum.
Zihnim bu gürültünün ötesindeki sessiz ve derin aşınmaya takılıp kalıyor. Bakışlarım her sabah manşetleri işgal eden kirli pazarlıkların üzerinden aşıp, daha çıplak, daha yaralayıcı bir boşluğa düşüyor.
Önemli olan Ünal Üstel’in her şeyi “halledebileceğine” inanan, yerel siyasetin dar koridorlarında bilenmiş, dünyayı Ankara ile Lefkoşa arasındaki dar protokol hattından ibaret sayan pragmatik kişiliği mi; yoksa ileride bütün bu pisliğin, bu köhneleşmiş siyasi yapının içine doğacak olan çocukların dünyayı nasıl anlayacağı, onu nasıl yaşayacağı mı?
Önemli olan bu ülkenin, bu ülke insanının hakkı olan ve bir başka yere aktarılması tasarlanan devasa kaynaktan kendi payına düşeni almak için sıraya giren, geriye kalan hiçbir şeyi umursamayan siyasiler mi; yoksa Türk Telekom’a peşkeş çekilmesi istenen iletişim özgürlüğü karşısında, bir Alman veya Japon yaşıtı gibi özgürce kod yazabilmek, kendini sosyal medyada ifade edebilmek dünyanın parçası olmak isteyen isteyen Girneli bir gencin her sabah çarptığı görünmez duvarın yarattığı hayal kırıklığı mı?
Önemli olan mülkiyet komisyonunun arşivlerindeki bitmek bilmeyen tapu dosyaları mı, yoksa Lefkoşa’nın surlar içinde, bir zamanlar hayat fışkıran cumbalı evlerin sahipsizliğinde çürüyen toplumsal hafıza mı?
Önemli olan her gün manşetleri süsleyen protokol krizleri mi, yoksa Mağusa Limanı‘nda paslanan şileplerin pasına karışmış, bu adadan gitmekten başka bir gelecek hayal edemeyenlerin ağır kederi mi?
Önemli olan kumarhane ışıklarının sahte parıltısı altında dönen devasa ve kayıt dışı çarklar mı, yoksa Beşparmak Dağları’nın yamacında, her geçen gün biraz daha eksilen yeşilin, taşın, toprağın feryadı mı?
Önemli olan “egemenlik” kelimesinin hamasi nutuklarda aşındırılan içi boş kabuğu mu, yoksa bir hastane koridorunda, bir okul sırasında, bir belediye veznesinde insan muamelesi görmeyi bekleyen sade vatandaşın yorgunluğu mu?
Önemli olan müzakerelerin bir türlü başlamamasının, verilen sözlerin tutulmamasının, hayatı bir nebze olsun kolaylaştıracak o küçük adımların dahi atılmamasının asıl sorumlusunun kim olduğu mu; yoksa her iki toplumun da damarlarına zerk edilen karşılıklı güvensizliğin, korkunun yarattığı felç hali mi?
Önemli olan Ankara ile kurulan girift ve sancılı ilişkinin diplomatik lügatı, bu ilişkide kimin vasi, kimin vekil atandığı mı, yoksa bu adanın kendi sesini, kendi rengini, kendi kokusunu kaybetmesine seyirci kalmanın verdiği derin utanç mı?
Önemli olan meclis kürsüsünde sallanan parmaklar mı, yoksa bir akşamüstü Zahra Sokak’ta oturmuş hem karşıya, hem de bulunduğumuz yere bakarken hissettiğimiz tuhaf ve hasarlı aidiyet duygusu mu?
Önemli olan sahte üniversite sahte diplomalarının gölgesinde kararan, yok olan akademik haysiyet ve akademik akıl mı, yoksa kütüphane raflarında tozlanan, kimsenin dönüp bakmadığı yerli edebiyatın sessiz çığlığı mı?
Galiba hiçbiri. Galiba, bütün bu keşmekeşin içinde asıl önemli olan aklımızı, ruhumuzu bu çürümüşlüğün bir parçası olmaktan, onunla birlikte çürümekten nasıl koruyacağımız.
Etrafı saran bu ağır kokuya bu organize yozlaşmaya alışmamakta direnmek önemli olan.
Her şeyin satılık olduğu, her değerin bir pazarlık payına dönüştüğü bu ortamda dik durabilmek bir kahramanlık değil, var olmaya gerçekten devam etmek, hayatı banka hesabındaki rakam kadar algılayan bir siyasinin aklıyla düşünmemeye mahkûm olmamak için zorunluluk.
Gözümüzün önünde yükselen bu beton yığınlarına, bu kof siyasi gürültüye ve bu devasa ahlaki enkaza rağmen, kendi içimizdeki insancıl, ahlaklı, tutarlı yanı korumakta inat etmek.
Önemli olan bir duruş sahibi, bir fikir sahibi olmaktan ölesiye korkan, ucu kendine dokunmadıkça sesini çıkarmamayı akıllık ve erdem sanan kalabalık ne derse desin, bir sesimiz olduğunu ve o sesi doğru kullanmak için sorumlu olduğumuzun farkında olmak.
Önemli olan, bu çöplüğün farkında olmak, onu yok saymamak ama gene de bu çöplüğün bir parçası olmamak.
Hayatımızın üstüne saçılan bu kiri, pisliği hayatın kendisi sanmamak, bütün bunlardan kurtulmak için bir umut varsa, onun gene bizde, kendimizde olduğunu unutmamak.
Önemli olan bu.



















