InstagramKöşe Yazarlarımız

Gökyüzünde Jetler, Yerde Şiir







“…dilerim sen pötikareli gömlekler gibi neşeli,
iri dişli bir mısır koçanı kadar
mutlu ve yan yanasındır”

Didem Madak

Bazen karşılaşmalar bir insanla değil, bir hâl ile olur. Benim Arkadaş Zekai Özger’le tanışıklığım da biraz böyleydi.

Yıl tam net değil 2020 ya da 2021 olmalı. Lefke Avrupa Üniversitesi’nde öğrenciyim o zamanlar. Üç beş kişilik bir edebiyat çevremiz var. Toplanıyoruz şiirler okunuyor, ucuz şaraplar açılıyor, bir yerlerden dergi çıkarma hayalleri kuruluyor.

Ve elbette, o yaşa yakışır şekilde büyük laflar ediliyor. Belki bir dönemin o devingen ruhu yok ama yine de öğrenciliğin o inatçı enerjisiyle bir şeyler yapılmaya çalışılıyor.

Mayıs başıydı. Genç yaşta yitirdiğimiz şairlere dair bir etkinlik düzenlemiştik. Kaan İnce, Nilgün Marmara, İlhan Berk, Didem Madak ve Arkadaş

Şiirler okundu, hayatlar anlatıldı, biraz fazla içlenildi. Salonda birkaç kişi vardı sadece ama biz o dar alanda büyük bir anlam kurduğumuzu sanıyorduk. Etkinlik bitti. Dışarı çıktım.

Ve hayat, içeride konuşulan hiçbir şeye aldırmadan akıyordu.

Çimlerde uzananlar, güneşe yüzünü dönenler, kahve içenler, kahkahalar, koşturanlar… Biz içeride ölümlerden, kırılmalardan, yarım kalmışlıklardan söz ederken hayat iki yüz metre ötede kendini yeniden kuruyordu. O an içimde garip bir his kaldı. Belki de Arkadaş’la ilk gerçek karşılaşmam buydu.

Başta onu eksik okudum.

Gençliğin o koyu tarafı vardır ya; insan acıyı büyütür, yalnızlığı derinleştirir, karanlığı kendine yakın hisseder. Ben de onun dizelerinde bunu aradım. Ve bulduğumu sandım. Oysa zaman geçince anladım ki, ben kendi içimdeki yankıyı duymuşum.

Çünkü onun şiiri karanlığı anlatır ama orada oyalanmaz; “Bu giz bu karanlık bitecek; güneşin çıkmasını bekliyorum

İşte bu yüzden ikinci kez tanıdım onu. Bu sefer başka bir yerden.

Şimdi Mart ayının son demleri, Lefke’deyim, kapalı ve soğuk bir hava, o bilmediğimiz ve ilk defa bu kadar uzun süren Kıbrıs’ın tükürcesine yağan boktan yağmuru var dışarıda.

Arkadaş hakkında bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Savaşlar, tepemizden uçan F-16’lar, yolsuzluklar… Bir yıldan fazladır sanki bir distopyanın içerisindeyiz; politik sıkışmışlık ve toplumsal bir buhranla soluk alıp vermeye çabalıyoruz.

Tam da böyle zamanlar, onun dizelerindeki hüzne sığınmak kolay geliyor.

Aslında mesele sığınmak da değil.
Çünkü o hüzün bir durak değil bir geçiş.

Arkadaş, karamsarlığı büyütmek için değil de yaşamı daha güçlü söyleyebilmek için kullandı.

Onu hep bir yere yerleştirmeye çalıştılar. Kimi trajedisinden söz etti,kimi yarım kalmışlığından,kimi de onu belli şiir anlayışlarının içine sıkıştırdı.

Oysa hiçbirine tam olarak ait değildi. Ne yalnızca bireysel bir iç döküm,ne de bütünüyle sloganlaşmış bir söylem…

Şiiri bir yere kapatmadı aksine açtı, genişletti.İroniyle konuştu, hüzünle derinleşti ama en çok yaşamı çağırdı.

“…sana toprağı ve aşkı öğretecek
hayat denen anneye koş”

Bu çağrının içinde vazgeçiş yok. Belki gençken en çok burada yanılıyoruz. Acıyı daha sahici, umudu daha zayıf sanıyoruz.

Oysa zaman geçtikçe anlaşılıyorasıl güç, umudu taşıyabilmekte. Ve o, bunu çok erken sezmiş.

Şimdi dönüp o güne baktığımda, içerideki o ağır havaya hafifçe gülümsüyorum.

Çünkü biz geçmişin acılarını büyütürken, hayat çoktan kendini yeniden kurmaya başlamıştı. O günden bugüne içimde kalan şey tam olarak şu;

“şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek”

…söyleyin.

Biz hâlâ buradayız. Ve her şeye rağmen bir yerlerde hayat, ısrarla devam ediyor.

Canım Arkadaşım Nilgün’e sarıl hasretle…
Öperim kalbinizin en yorgun yerinden…













Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu