“Ben Olmazsam Olmaz” Hastalığı

Siyasetin en eski ve en yorucu hastalıklarından biri vardır; “Ben olmazsam olmaz”
Ne yazık ki bu hastalık, özellikle seçimler yaklaştığında bir anda nükseder. Sessiz sedasız, umursuz köşesinde oturanlar bile bir anda vazgeçilmez olduklarına inanmaya başlıyor.
Oysa insanın kendine sorması gereken ilk soru şudu; Gerçekten ne yaptın ki sen olmazsan olmaz? Ya da ne yapacaksın ki senden başkası yapamaz?
Siyaset, kalıcı bir mülkiyet değil; geçici bir emanettir. Bu emaneti taşıyanların en temel sorumluluğu, bulundukları süreyi en verimli şekilde değerlendirmek, halkın hayatına dokunan kalıcı eserler bırakmaktır.
Ama ne yazık ki bazıları için mesele hizmet değil koltuğu ne kadar tutarım kavgasıdır. Böyle olunca da, o koltuk bir makam olmaktan çıkar, bir kimliğe dönüşür.
Ve o kimlik kaybedileceği korkusu, insanı gerçeklikten koparır.
Bugün geldiğimiz noktada sorun sadece belli bir kesime ya da belli bir siyasi yapıya indirgenemez.
Bu bir zihniyet meselesidir. Küçükten büyüğe, yerelden genele kadar uzanan bir “koltuk sevdası” gerçeği ile karşı karşıyayız.
İnsanlar artık yaptıklarıyla değil, taşıdıkları unvanla var olmaya çalışıyor. Oysa gerçek saygınlık, bir makamın arkasına saklanarak değil; karakterle, duruşla ve ortaya konulan emekle kazanılır.
Bir insanın varlığını, karakterini ve değerini kendisine verilen siyasi etiketle tanımlaması kadar tehlikeli bir durum yoktur.
Çünkü bu yaklaşım, insanı üretmekten uzaklaştırır, sorgulanamaz hale getirmeye çalışır. Yetkiyi bir hizmet aracı olmaktan çıkarıp, kişisel bir güç alanına dönüştürür.
Oysa unutulmaması gereken çok basit bir gerçek var; Yönetici de olsan, atanmış da olsan, memur da olsan; halkın üstünde değilsin. Olmamalısın.
Tarih bunun en büyük şahididir. Dünya, siyasete damga vurmuş sayısız isim gördü. Kimi eserleriyle, kimi hatalarıyla anıldı. Ama hepsi bir gün sahneden çekildi. Hiçbiri dünyada kalmadı.
O halde nedir bu vazgeçilmezlik iddiası? Nedir bu “ben gidersem her şey biter” korkusu ya da kibri?
Daha da düşündürücü olanı ise şu; Bir insan neden yürüyemeyecek, üretemeyecek, irade ortaya koyamayacak hale gelene kadar o koltukta kalmak ister?
Bu bir hizmet aşkı mı, yoksa kontrol kaybetme korkusu mu?
Gerçek güç, tek başına ayakta durabilmekte değil; birlikte yürüyebilmektedir. Bir siyasetçi, gençlerin önünü açabildiği kadar güçlüdür. Yerine gelecek insanları yetiştirebildiği kadar kalıcıdır.
Koltuğu bırakınca arkasında boşluk değil, devamlılık bırakıyorsa değerlidir.
Ama ne yazık ki bizde hâlâ “küçük olsun benim olsun” anlayışı egemen. Bu anlayış, büyümeyi değil daralmayı, gelişimi değil kısır döngüyü besler. Ve en sonunda hem siyaseti hem toplumu yorup tüketir.
Burada sorumluluk sadece yönetenlerde değil, halktadır da. Çünkü bu düzen, karşılık bulduğu sürece devam eder.
Eğer liyakat yerine sadakat tercih edilirse, üretim yerine söylem alkışlanırsa, değişim yerine alışkanlık korunursa; o zaman bu hastalık kök salar.
Sıkça dile getirdiğim bir söz var; “Akıllılık yapıp siyasetten uzak duranlar, cahillerin onları yönetmesine razı gelirler”
İşte tam da bu yüzden cesaret gerekir. Talepkâr olmak gerekir. Sorgulamak gerekir. Siyaseti sadece izleyen değil, şekillendiren bir toplum olmak gerekir. Çünkü değişim, seyredenlerle değil, sorumluluk alanlarla gelir.
Artık inanmak gerekiyor; Halk, zamanı geldiğinde gerekeni yapar. Liyakatı öne çıkarır. Doğruyu yanlıştan ayırır.
Ve evet, her saltanatın bir sonu vardır.
Güneşin doğduğu yerden herkese selam olsun.




















