Kalbimizin Kırık Neşesi

Her zaman bir şendedir
Kalbimizin kırık neşesi.
Bu kadar suç olmasa, Ceza Yasası (Fasıl 154) 350 sayfa olur muydu?
Gazete, doğrudan teknik, dar kapsamlı bir hukuki terimdir. Ayağı toprağa basmaz.
Ama gazetecinin ayağı toprağa basar.
***
Her yasa yapılacağı zaman, her seferinde önce devletin tanımının şeffaf bir şekilde yapılması gerekir.
Çünkü bizde devletin tanımı gerçek manasıyla yapılmamıştır.
***
Yasaya bir suç eklemeyi düşünüyorlar. Peki, bu suçu yaratan sebepler nedir?
Bir suçu yaratan sebepler açıkça ortaya dökülmeden, sebepleri ortadan kaldırılmadan bir ara yasa yaratılacaksa eğer,
o zaman adaletli bir yasa olması gerekir.
Bu yasaya karşı çıkan milletvekilleri gerçekten samimilerse eğer,
önce Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, bakan ve milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığı hariç, dokunulmazlıklarının kaldırılmasını yasa önerisi olarak Meclise sunmak zorunda değiller mi?
Öteki türlü, karşı çıkan milletvekilleri, “Bu düzen iyi; onlar gitsin, yerlerine biz gelelim” demiş olmuyorlar mı?
Daha iktidara gelmeden insanlara hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylemiş olmuyorlar mı?
***
Bu yasa adaletli olacaksa, gazeteci ve köşe yazarlarının düşüncelerinden dolayı yargılanmalarının yolunu tıkamak gerekmez mi?
Eğer böyle olmasaydı Ali Kişmir, Serhat İncirli ve daha nice gazeteci, yazar, şair, karikatürist düşüncelerinden dolayı yargılanabilir miydi?
***
Basın hukuku olacaksa, görüşleri, fikirleri koruyan; yasanın içinde köşe yazısının aslında ne demek olduğunun tanımını yapan bir düzenleme gerekmez mi?
Köşe yazıları deneme türünden yazılardır. Fikirleri çürütülebileceği gibi, karşısına fikirle ve görüşle çıkılabileceği için köşe yazarları görüşleri sebebiyle yargılanamaz.
***
Şu politikacıların, işlerine geldiğinde kendilerini birey gibi; işlerine gelmediğinde de devleti temsil eder gibi davranmaları hukuken kabul edilebilir mi?
Madem adaletli olacak bu yasa, insanlık onuruna yaraşır bir yasa olacak madem;
elinde merkez bankasını, orduyu, polisi, silahı tutan gücün koltuğunda oturan her kim varsa, o saatten sonra ne birey olarak anılabilir ne de devleti temsil eder.
Çünkü devlet içeride temsil edilemeyeceği gibi, devlet kimse tarafından ele geçirilemeyecek bir organizma olmalıdır.
***
Elinde devletin parası ve silahı olan güç en sert biçimde eleştirilebilir. Çünkü paranın da silahın da gücün de asıl sahibi bireydir. Devletle kendi arasında anayasa yoluyla sözleşme yapmış vatandaş bireylerdir. Ayakları toprağa basar.
***
Bizde Batı’daki gibi asude bir yazar çizer olunamayacağı gibi, boğa olsanız burnunuzdan çamur eksik olmaz.
O yüzden bizde yazarlık çizerlik, taraf olmayı önerir insana.
Bu yasa bu türden gerçekleri ortadan kaldırdığını iddia edebilir mi?
***
Bireyin hayatını en derinden etkileyebilecek yetkilerle donatılmış politikacılar ve onların bürokratları, kamu görevlileri vardır.
Bunu daha iki ay önce Meclisin önünde ve sonrasında olanlarla hep beraber açıkça görmedik mi, yaşamadık mı?
***
Merak ediliyorsa eğer, Mehmet Altan’ın Türkiye Basın Tarihi yazıları okunabilir.
Okunursa, devlet eliyle gazetecilerin, köşe yazarlarının, habercilerin başına nelerin geldiği, hangi taş hamleleriyle yollarına tuzakların döşendiği daha iyi anlaşılabilir.
***
Gazetecinin ve bireyin elinde merkez bankası ve silahlı güç olmadığı için, gerçekte devlet de kendi insanını sevsin diye var olması hasebiyle, gazeteciyi ve bireyi, gücü elinde tutanla eşitleyecek bir adalet terazisi oluşması gerekmez miydi?
O zaman siyasiler, bürokratlar, atanmışlar veya seçilmişler, siyasi partiler, siyasi kampanyacılar, anketçiler, memurlar, gazetelerin imtiyaz sahipleri, başyazarları, genel yayın yönetmenleri, savcılar, yargıçlar, avukatlar da dâhil, bütün hepsinin varlıkları resmî belgeleriyle birlikte açık ve şeffaf bir şekilde Meclisin, şirketlerin, gazetelerin çevrim içi sayfalarında yıllara göre dizili olmak zorunda değil mi?
***
Gazeteciler vergi kaçırıyor, yasalara aykırı bağış alıyorlar, haksız kazanç sağlıyorlar demiyorum.
Gazeteye para ödemiyor, köşe yazarınızı ödemiyor, habercinizi ödemiyorsunuz, diyorum.
Bir yasa yapılacaksa eğer ve bu yasanın ayağı toprağa basacaksa, gazeteciler nereden para kazanıyor diye merak edilmiyor mu?
***
Pınar Barut gazete bastı. Yeterince satın alsaydınız. Okuduğunuz habercinin, köşe yazarının gazetesini düzenli bir şekilde günlük satın alsaydınız, gazetecilerin ekonomik durumu, çalışma şartları böyle mi olurdu?
Gazedda Kıbrıs’a veya okuduğunuz diğer bağımsız gazetelere düzenli bağış yapsaydınız, evlerinizde telif hakkı tartışılsaydı eğer, gazetecilerin durumu böyle mi olurdu?
***
Hepiniz gazetelerin Facebook sayfalarının bağlantısı delil bırakmadan sistematik bir saldırıyla kesilince itiraz ettiniz.
İtiraz ettiğiniz, aslında bedava haber alma kanallarınızın kapanmasıydı.
***
Çağdaş Öğüç bu konuda çok güzel bir yazı kaleme aldı. Özetini aktarayım: Eğer gazetelerin kendi çevrim içi siteleri okunursa, abone olunursa, basılı yayınlar günlük satın alınırsa, sosyal medya platformları üzerinden yaşanan sansür ve saldırılar dâhil bütün sorunlar azalabilir. Gazetecilik kesintiye uğramaz, uğratılamaz.
***
Gazete satın alırsanız ister çevrim içi ister basılı yayınlar olsun, onlar da bu finans kaynağıyla kendi çevrim içi kaynaklarını güvenlik donanımıyla korur; daha fazla gazeteci istihdam edebilecekleri için çalışma saatleri 7/24’ten sekiz saate düşebilir.
Hak ettikleri kazanca ulaşacakları için, açlık sınırı altında veya gönüllü bağımsız gazetecilik yaparken yaşam koşullarının rahatlamasıyla insanların bilgi alma haklarını daha iyi korumazlar mı?
***
Tutuklu ve hükümlü kelimelerinin arasındaki farkı anlayabiliyorum.
Diğer yandan, yasalarla, tüzüklerle bile bireylerin uluslararası hukuk bilincinin yaratılamayışı bu yasa hasebiyle araştırıldı mı?
Çünkü suçsuzu korumanın yanında, suçluya hak ettiğinden fazla ceza verilmemesini hazmedememiş gibi görünüyoruz.
***
O zaman elinde para ve silahı tutan veya ellerinde enformasyon gücünü taşıyanlar, insanlara suç isnat edebilecek yetkisi olanlar, tahkikatı yapanlar, bu dişlinin bütün çarklarında çalışanlar bir gün görev ya da mesleklerini kötüye kullanırlarsa eğer, isimleri de resimleri de yayımlanabilir.
Onlar bireylik haklarını belirli bir süreyle evlerinde bırakacaklarına dair yemin ederler. Kanunlara ve tüzüklere tabidirler. Halkın onlara kendi oylarıyla yetki verdiği ilk gün birey olma haklarını yitirirler. İnsana ilgiyi artırmak, yaşamını kolaylaştırmak adına makamlarının, görevlerinin derisini giyerler.
***
Görevler meslek olmadığı gibi, gazetecilik bir meslektir. Ama hukuk, her ne kadar mekanik olsa dahi, bir kamu hizmeti olmasının yanında bir meslektir de.
Görevliler talimatlarla çalıştığı için hayatın içinden geçmezler. Dışarıda her ne olursa olsun, orada kazan kaynar.
Görevliler hazineden geçinir.
Hazineden hassa;
oysa meslek sahiplerinin kazanı öyle kaynamaz. Meslek sahibi hazineden geçinmez. Meslekler hayatın içinden geçtiği için kredi kartı borcunu ödeme diye bir talimatla, emirle düzenlenemez; bu sorunlar talimatla çözülemez.
***
Madem insanın hakkını savunacak bu yasa,
okuduğunuz bütün gazeteciler ve köşe yazarları insanı dille, resimle anlamaya çalışırlar.
Bizim gazetecilerimiz insanı dille anlamaya çalıştığı için gerçekliği sadece aktarmakla kalmaz, onu yeniden yorumlar.
Köşe yazarlarımız insanı resimle anlamaya çalıştığı için dünyayı kurmak yerine dünyayı yaşayan bir resimle anlatırlar.
Bu yüzden gazetelerimiz insanın varlığını renklendirir ve eğip büker.
***
Sistem yerine atmosfer kuranların karşısına inançlarıyla dikilip kurulu dünyayı yaşanabilir hâle getirmek için uğraşır gazetecilerimiz.
Tek dertleri varsa yoksa, dünya nasıl yaşanır, yaşam daha nasıl kolaylaşır, bireyin yaşam koşulları daha nasıl iyileşirdir.
Yatarlar, kalkarlar bunu düşünürler, dert ederler.
***
Bugün dünyada öyle veya böyle fikir özgürlüğü var. Görüşünüzü engelleyen yollar bir şekilde teknolojiyle aşılabiliyor. Asıl olmayan idrak özgürlüğüdür.
Bu yasa hazırlanırken idrak özgürlüğü esas alındı mı?
Ama gazeteciliğin, haberciliğin, yazarlığın, çizerliğin bedeli cezaevi, tehdit, açlık sınırı altında yaşamak olamaz.
İster avukat olsun, ister savcı; ister genç olsun, ister yaşlı; ister yargıç olsun, ister siyasetçi; ister memur olsun, ister işçi; ister yazar olsun, ister çizer; ister gazetesi olsun, ister girişimci; bunların hepsi kendilerini ifade etmesine izin verilmemiş çocuklardır.
***
Kendilerini ifade etmesi engellenmiş çocuklar, toplum içinde nasıl davranacağını bilmemesi bir yana, devlet onlara “Sen nesin?” derse o olmak zorunda kalırlar.
Neysen o olmak yerine, ne derlerse o olursun.
İşte böyle olursa, o toplumdan bütün dünyanın tavanındaki düşünce dünyasına sahip veya ondan da öte düşün dünyası geliştiren bireyler yetişmez.
***
Bu yasanın yazarın, çizerin, bireyin kendisini ifade etmesine yarayacağını düşünüyor muyuz?
Gazeteciler, yazarlar, çizerler kontrolle, tehditle, riskle karşı karşıya kalırsa bizim toplumumuzdan insanlığın büyük yazarları, çizerleri, gazetecileri, habercileri çıkar mı?
Çıkmamasının sebebi bu çünkü.
Çıkmamasının sebebi; bireyi her türden güçle baskılayarak, tabularla çevirerek, “Tarih benimle başladı.” diyerek gelecek kuşaklarla arasını giyotine eden; insanların beyinlerini taşlaştıran; kökünden koparılarak yaratıcılığı bitirilen; sorgulama yeteneği elinden alınmış; kendisini ifade etmesine izin verilmemiş bir düzenin varlığıdır.
***
O zaman bunun adı, “Batı’da gazete var, bizde de olsun; Batı’da haberci var, bizde de olsun; Batı’da yazar çizer var, bizde de olsun”dan öteye gider mi?
Bu yasayla gazetecinin özgürce kendisini ifade etme yetkisi elinden alınırsa, bireyin kendisini ifade etme özgürlüğü nasıl oluşacak, nasıl korunacak?
Birey sorgulamayı, özgürce düşünmeyi, kendisini ifade etmeyi, hayallerinin peşinden gitme özgürlüğünü, kendisi gibi olmayı, olduğu gibi olmayı, gerçek ve biricik olmayı nereden öğrenecek?
***
Bizde okuma yazma oranı yüzde yüze yakın denir.
Oysa bu gerçek değildir. Herkes ilkokulda yazmayı, okumayı öğrenir; okuma yazma oranı da bu veriyi esas alır.
Hâlbuki okuma yazma oranının yüzde yüze yakın olması için herkesin günde en az iki sayfa yazması, iki sayfa okuması gerekir.
***
O gün yaşadıklarını yazabilir insan, gördüklerini yazabilir, hislerini yazabilir. Bilinçaltı, rüyalar dışında ancak böyle bilinçdışına akıtılabilir.
İlgisini çeken şeyleri okuyabilir insan, duygularını okuyabilir. Bilinçaltına ne attığın çok önemli olduğu için okur insan.
Yazmak da okumak da bunun için yapılır.
Bir de insanlığın ortak bahçelerine bir karanfil uzatmak için yapılabilir.
***
Siyasilerimizin arasında da şöyle iki kalem çevirebilen, kendi açıklamasını yazabilen, günlük bin kelimenin üzerinde konuşabilen politikacımız bir elin parmaklarını geçmez.
***
Yazmak da okumak da evrensel bir özen ister.
Mekâna, zamana dayanmaz. Çünkü yazdığınız yazıdan yeri, ismi, tarihi kaldırınca ve aynı yazıya dünyanın başka bir yerindeki yeri, ismi, tarihi eklediğinizde orada bir karşılığı olması gerekir.
Oysa yasalar zamana ve mekâna dayanır. Ancak bu, hukukun sadece bu iki değişkenden ibaret olduğu anlamına gelmez. Hukuk, toplumsal ihtiyaçlara göre şekillenen dinamik bir yapı değil midir?
Zamana ve mekâna dayanmayan yazmayı ve çizmeyi anlamak için hukukun ana maddesi, öznesi, amacı ve nihai “yakıtı” olan insandan faydalanması, ayağı toprağa basan insanı anlamaya gayret etmesi gerekmez mi?
Bu yasayla insanın bilinçaltına neler atılır, insanın bilinçaltından bilinçdışına neler akıtılabilir?
***
Bu sefer de gazetecilerin, hukukçuların hisleriyle bitirelim:
Her zaman bir şendedir
Kalbimizin kırık neşesi.




















