InstagramKöşe Yazarlarımız

Lefkoşa Merhamet Bienalı







İnsan doğası gereği önce merhametsizdir.

Çünkü kendi canını korumak ister.
Çünkü arzuları kördür.
Çünkü gücü sever.
Çünkü korkar.
Çünkü acı çekerken başkasını görmez.

Ama sonra;

Yaptığını yaşatır.
Verdiği acı geri döner.
Körlük aydınlığa zorlanır.
Suçun bilgisi ruhu yakar.

Ve işte tam o anda, ilk kez “merhamet” doğar.

Merhamet “iyilik” değil,
acı çekmiş insanın olgunluğudur.

Artık kendi karanlığını gören insanın yeni bir dili vardır:
Yumuşak ama sert köklü,
kırılgan ama dayanıklı,
acı çekmiş ama başkasına acı çektirmemeye yeminli.

İnsanın en gerçek hâli budur.

İnsanın en gerçek hâli, merhametsizliğinden merhameti doğurmayı öğrenmesidir.
Büyük anlatılar çöktüğünde dünyayı ayakta tutan tek evrensel şey de budur.

Sanat işte bu soruyu sorar:
“Acı çeken insan, merhamet ederek nasıl hepimizin hikâyesine dönüşür?”

İnsan, her davranışında kendi yarasını taşır.
Merhamet bile çoğu zaman doğal bir iyilik değil, yarasının yankısıdır.

İnsanın içindeki ilk yasa:

“Ya ben hayatta kalacağım ya sen öleceksin,” diye başlar.

Kötülüğün arka planı biyolojik, merhametin arka planı kültüreldir.

Kimi insan “Benim acım seninkinden daha önemlidir,” diye fısıldar kendi kendisine.

Bazısı merhamet ettiğinde kendini iyi hissettiği için merhamet eder.

Kimisi de “Başkama kötülük etme ki ben de kendime olan suçluluğumdan kurtulayım,” diye uğuldar durur içinde.

Bu sesler insanın teninde, kanında, geninde tıpkı bir dönme dolap gibi döner, dolanır.
Gerçek merhamet, bu üç katmanı da kırıp aşabilen çok nadir bir bilinç hâlidir.

Merhamet bir iyilik değil, bir başkaldırıdır:
“Ben karanlığı içimde gördüm ama onu sürdürmeyi seçmiyorum,” demektir açıkçası.

İnsanın en karanlık tarafı şudur:
Biz merhameti bile bencilliğimizle kirletiriz.

Yardım ederken aslında kendimizi kurtarırız.
Acı çeken birine dokunurken aslında kendi acımızı duyulur kılmaya çalışırız.
Affederken aslında kendi yükümüzü indiririz.

Bu yüzden merhamet, insanın karanlığının içinden yükselen en saf kirli eylemdir.
Hem ışık taşır hem gölgesini.

Merhamet, kendi acısını başkasının yüzünde gördüğünde onu öldürmek yerine okşamayı seçmektir.

Bu seçim biyolojiye aykırıdır.
Beyne aykırıdır.
Hayatta kalma içgüdüsüne aykırıdır.

Bu yüzden merhamet “iyilik” değil, isyandır.
İnsanın kendi karanlığına karşı kazandığı tek zaferdir.

İnsan, merhameti ilk olarak annesinin merhametinden öğrenir.
Eğer anne merhametsizse, ne yazık ki insan merhametsizliği sürdürerek; kötülüğe karşı içsel öfkeyle iyiliği seçerek; kendi acısına merhamet ederek öğrenir merhameti.

İnsan kendine merhamet etmediği sürece başkasına merhamet edemez.
Kendine merhamet etmeyen insan dünyayı cezalandırır.
Kendine merhamet eden insan dünyayı iyileştirir.

Merhamet, kültürün yarattığı bir mucizedir.
Bu yüzden merhamet insanı; merhametsizlik doğayı tanımlar.
İnsan merhamet ettiği an doğayı yener.

Merhamet, acının yırtığına uzatılan eldir; insanı diğerlerinden ayıran da tam o yırtığın kenarında verdiği karardır.

Bütün insanlar kırılır.
Ama herkes kırıldığını itiraf etmez.

İnsan eksiktir.
Bu eksikliğin adı bazen anne, bazen baba, bazen sevgi, bazen terk edilme, bazen kaderdir.
Acı çeken insan bunu saklamaz.

Bu yüzden onun hikâyesi, hepimizin utangaç hikâyesidir.
Merhamet eden insan, acısını başkasının acısına dönüştürür.
Bu çok az insanın başarabileceği bir şeydir.

Çünkü merhamet zannedildiği gibi yumuşak bir duygu değildir.
Merhamet tehlikelidir.
Merhamet cesaret ister.
Merhamet, kendine açtığın yarayı başkasını iyileştirmek için kullanma eylemidir.

Acı çeken insan merhamet ettiğinde işte şu olur:
Kendi acısının evini terk eder ve başkasının acısına misafir olur.
Ve bunu yaparken kendi acısının esiri olmaktan çıkar, kendi acısının efendisi olur.

Bu yüzden merhamet eden insanın hikâyesi büyür, genişler, taşar.
Kendi sınırlarını aşan bir varlık artık birey değil, insanlığın temsilcisidir.

Acı yalnızca kişiseldir.
Ama merhamet, acıyı kişisel olmaktan çıkarır.

Acı içeride bir çığlık,
merhamet dışarıya uzanan bir el olur.

Bir insan hem içeride çığlık atıp hem dışarıya el uzatabiliyorsa eğer, o insan sadece kendi hayatını yaşamıyordur.
İnsanlığın tüm tarihini içinde taşıyordur.

Acı çeken insan, merhamet ettiği anda birey olmaktan çıkar; insanlığın kendisi olur.
Ve o an hepimizin hikâyesine dönüşür.

İnsanın arzuları kontrolsüzdür.
Kaderi ile istekleri birbirine girer.
Merhameti çoğu zaman yenilir.
Merhametsizliği ise çoğu zaman insana geri döner.

Bazen bilmeyerek günah işler;
sonra fark ettiğinde dünyası çöker.
Ama nihai gerçek, suçtan değil, ayıktırıcı fark edişten doğar.
Ve o fark ediş merhametin ilk kıvılcımıdır.

Evrensel olan; büyük olan, yüce olan değil…
Acı çeken, tökezleyen, günah işleyen, düşen ama yine de merhameti arayan insandır.

Bugün büyük anlatı yok.
Ulus, tanrı, kutsal tarih, kahramanlık çöktü.
Ama küçük insanın küçük merhameti hâlâ ayaktadır.

Küçük hayat evrensel yankı yaratır; çünkü merhamet dünyadaki en ortak dildir.

Merhamet, büyük anlatıların mezarından çıkan tek canlıdır.

Sanatın sorusu asla “Merhamet nedir?” değildir.

Sanatın sorusu şudur:

Merhamet edemediğim biri bana ne anlatır?
Başkası acı çekerken neden bakamıyorum?
Kırdığımı gördüğüm anda neden savunmaya geçiyorum?
Bir insanı affetmek hangi yarayı açar, hangisini kapatır?
Ben merhametli biri değilsem neden kendimi iyi biri sanıyorum?
Merhamet gösterdiğimde kaybetmekten mi, kazanmak zorunda kalmaktan mı korkuyorum?
Merhamet gücün mü, zayıflığın mı dışavurumudur?
İnsan gerçekten merhamet edebilir mi, yoksa kendini affetmek için mi merhamet eder?
Merhamete en çok kim muhtaç? O kişi aslında ben olabilir miyim?

Sanatın cevabı yoktur.
Sanat sorudur.
Merhametin soruları da insanın içini en çok acıtan sorulardır.













Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu