InstagramKöşe Yazarlarımız

Seçilmiş Çaresizlik







Siyaset dediğimiz mekanizma, çoğu zaman toplumlara neyi yapabileceklerini değil, neyi asla yapamayacaklarını anlatmak üzere kurgulanmış devasa bir ikna odası gibi işler.

Bu odada uzun süre kalan, aynı söylemleri, aynı aktörleri ve aynı tıkanmışlıkları kuşaklar boyu izleyen kitlelerin geliştirdiği en konforlu ve en tehlikeli reflekslerden biri, öğrenilmiş çaresizlik.

Ancak bugünün dünyasında, özellikle de bizim coğrafyamızda, durum artık “öğrenilmiş” olmanın sınırlarını çoktan aştı.

Karşımızdaki tablo, yapısal, kolektif ve son derece bilinçli bir “seçilmiş çaresizlik” hali.

İnsanlar, mevcut statükonun alternatifsizliğine inanmayı, değişimin getireceği sancılı sorumluluğu üstlenmeye, yeni bir gelecek inşa etmenin getireceği entelektüel ve pratik yüke tercih ediyorlar.

Statükonun kendisi ne kadar rasyonel zeminlerden uzaksa, toplumların bu çaresizliği sahiplenme biçimi de o kadar yapılandırılmış bir rasyonalizasyon içeriyor.

Bizim adamız ve toplumumuz da, bu seçilmiş çaresizliğin dünya siyaset tarihindeki en berrak laboratuvarı sayılabilir.

Yarım asırdır süregelen, artık kendi dilini, kendi kurumlarını ve kendi bürokrasisini yaratmış olan bu çözümsüzlük durağanlığı, adanın her iki yakasında da kendi elitlerini ve kendi “çaresizlik anlatısını” kusursuzca inşa etti.

Kuzeyde, iradenin sürekli dışsallaştırıldığı, her siyasi başarısızlığın veya tıkanıklığın faturasının Ankara’ya, uluslararası topluma ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uzlaşmaz tavrına kesildiği bir kolaycılık kökleşti.

Biz ne yapsak yukarısı karar verir, büyük güçlerin oyuncağıyız” argümanı, içerideki yapısal çürümeyi, liyakatsızlığı ve yönetsel basiretsizliği örtbas etmenin en elverişli kalkanı değil mi?

Güneyde ise, AB üyeliğinin getirdiği görece konfor alanının arkasına sığınarak, federal bir ortaklığın getireceği olası risklerden ve güç paylaşımından kaçmak için statükoyu zamana yayma eğilimi baskın çıktı.

Bu çaresizlik sarmalı, en rasyonel ve en iyi niyetli diplomatik hamleleri bile içine alıp öğüten devasa bir çark.

Yakın zamanda Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres ve temsilci Holguin’in temaslarına atıfta bulunarak dile getirdiği “Kıbrıs sorununda sıcak bir yaz olabilir, hareketlilik artacak” demeci, bu mekanizmanın nasıl işlediğini görmek açısından ibretlik bir turnusol kâğıdı; Erhürman ne kadar temkinli bir dil kurmaya çalışırsa çalışsın, bu açıklamanın ardından ne toplumsal tabanda ne de entelektüel çevrelerde hakiki bir heyecan dalgası yaratılabildi.

Gelen reaksiyonlar, alışılagelmiş reflekslerin ve “biz bu filmi daha önce çok gördük” alaycılığının ötesine geçmedi. Hareketlilik beklentisi, adeta bir doğa olayı gibi izlendi; ne bir toplumsal seferberliğe dönüştü ne de içinde olduğumuz durağanlığı sarsacak kurucu bir tartışmanın fitilini ateşleyebildi.

Çünkü toplum, “hareketliliğin” bir “çözüm” anlamına gelmediğini, masaların kurulup dağılmasının artık yalnızca statükonun ömrünü uzatan ritüelistik birer oyun olduğunu düşünüyor.

Heyecanın yaratılamamış olması, sadece aktörlerin yetersizliğinden değil, toplumun bu hareketlilik vaatlerini de seçilmiş çaresizliğinin meşruiyet zemini haline getirmesinden kaynaklanıyor.

Bu durumun en dramatik kırılma noktası kuşkusuz 2004 yılındaki Annan Planı dönemiydi. O dönemde adanın kuzeyinde tanıklık ettiğimiz muazzam toplumsal mobilizasyon, meydanları dolduran on binlerin yarattığı değişim arzusu, tarihsel bir esikti.

Ancak o büyük dalganın ardından gelen diplomatik başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları, yerini derin bir eylemsizliğe ve “Zaten ne değişecek ki, her şey aynı kalacak” apathy’sine bıraktı.

Toplum, aktörlerin değiştiğini ama senaryonun asla değişmediğini gördükçe, hak aramayı ve kurucu bir irade ortaya koymaktan bütünüyle vazgeçti.

Yakın geçmişte Maraş’ın parça parça açılım sürecinden tutun da Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon krizlerine, hatta adanın iç siyasetindeki her kritik müdahaleye ve seçime kadar yaşanan her dönemeç, statükonun sarsılmazlığına dair birer mutlak kanıt gibi sunuldu.

Toplumlar da bu kanıtları adeta büyük bir memnuniyetle, sorgulamadan kabul etti. Çünkü çaresizliği seçmek, mevcut durumun adaletsizliğiyle, haksızlığıyla ve geleceksizliğiyle her gün yüzleşmekten, sokağa çıkmaktan, yeni bir söz söylemekten daha az enerji gerektirir.

Çaresizliğin ve umutsuzluğun yapısal birer dayatma, kaçınılmaz birer tarihsel son ya da coğrafyanın bir kaderi olmadığını artık görmek gerekiyor.

Bunlar aslında, toplumsal genetiğe işlemiş hakiki birer bilinçli seçim. İnsanı umudu ve alternatifi yeniden yaratma zahmetinden, bitmek bilmeyen, her gün yeniden kurulması gereken yapıcı emekten kurtaran, vicdanları ve zihinleri rahatlatan konforlu birer oyalantı.

Elimizden bir şey gelmez” demek, bireye hem bir mağduriyet lüksü tanır hem de onu eyleme geçme yükümlülüğünden azat eder.

Gerçek bir siyasi uyanış ve hakiki bir eylem ancak bu yapay, “entelektüel” tembelliğe dayanan oyalantıyı bütünüyle reddetmekle, çaresizliğin bir kader değil, bir kaçış olduğunu itiraf etmekle başlayacak.













Başa dön tuşu