20 Temmuz…

Kimilerine göre “Barış Harekatı”, kimilerine göre “Kıbrıs Türk halkının kurtuluş günü” ama aslında tarihin en kara günlerinden biridir.
Kıbrıs’ta toprağın altındaki ölülerden daha çok, toprağın üstündeki vicdansızlığın konuştuğu bir gün. Hangi resmi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın, bu bir işgaldir.
Hem de planlı, bilinçli, acımasız bir işgal. Tarihin tanıklığında NATO’nun, emperyalizmin ve Ankara’daki kuklaların oynadığı kanlı bir senaryo.
Bugün hâlâ “20 Temmuz kutlu olsun” diyenler, bir halkın yaşadığı travmayı, acıyı, kaybı ve utancı görmezden gelenlerdir. Bugün hâlâ 7000’den fazla insanın ölümünü, binlerce kaybı, sakat kalan bedenleri, evinden edilen yüz binleri hiçe sayarak “bayram” diyenler, önce insan olmanın ne olduğunu yeniden sorgulamalıdır.
Çünkü hiçbir savaş, hiçbir müdahale, hiçbir “stratejik çıkar” insan hayatından daha değerli değildir. Hele ki bu kadar büyük bir yıkımın ardından hâlâ bunu meşrulaştırmaya çalışanlar, geçmişi değil kendi insanlıklarını kaybetmiştir.
Gerçekler ortadadır: Bu harekâtın görünür sebebi olan darbe, esasen bir bahaneydi. Plan çok önceden yapılmıştı. Zemin hazırlanmış, roller dağıtılmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri, kendi iç politik çıkarları, askeri vesayet düzeni ve NATO’nun taşeronluğuna soyunmuştu. Sözde “garantörlük” şemsiyesi altında adaya ayak basıldı, ama ayak basmakla kalınmadı, kök salındı. İşgal edildi. Ve bu işgal, bugün hâlâ sürüyor.
Üstelik sadece toprakta değil, zihinde, sistemde, kültürde, hafızada bir işgal bu.
En acısı da şudur: Bu işgalin içselleştirilmesinde Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan birçok Türkçe konuşan insanın da payı vardır. Göz göre göre bu işgale “kurtuluş” denilmesine ses çıkarılmadı.
Ankara’nın gönderdiği tayin memurları alkışlandı. Emirlere şükredildi. Atılan kemikler yalana yalana tüketildi. Bugün hâlâ Türkiye’den gelen her türlü tahakküme “evet efendim” diyen, bununla da övünen bir kitle varsa, asıl utanç burada gizlidir.
Çünkü Kıbrıslı olmak doğmakla olmaz. Pasaportla, nüfus kağıdıyla hiç olmaz. Kıbrıslı olmak; kendi kimliğine, kültürüne, toprağına, diline ve en önemlisi vicdanına sahip çıkmaktır. Kıbrıslı olmak, savaşın karşısında barışı, işgalin karşısında özgürlüğü savunmaktır.
Kıbrıslı olmak cesaret ister, emek ister, düşünce ister. Kıbrıslı olmak, günü kurtaran suskunluktan değil, geleceği kuran isyandan geçer.
Bugün Türkiye’nin göz diktiği şey sadece toprak değil; su kaynakları, limanlar, turizm, üniversite sektörü ve siyasi hakimiyettir. Ankara’nın derdi Kıbrıslı Türkleri “korumak” değil, Kıbrıs’ın sunduğu stratejik ve ekonomik nimetleri yutmaktır.
“Kardeşlik”, “soydaşlık” yalanı bu yüzden artık kimseyi ikna etmemelidir. Kardeş dediğiniz insanı sömürmezsiniz. Kardeş dediğinizin iradesine ipotek koymazsınız. Kardeş dediğiniz halkın kültürünü asimile etmeye çalışmazsınız.
Ve evet: Bu işgal sürüyorsa, bunda en büyük sorumluluk sessiz kalanlarındır. Kendi onurunu korumayan, kendini yönetenlerin değil, yönetenlerin kuklası olmayı kabul edenlerindir.
“Bize iş, maaş, ev verdiler” diyenlerin, verdiklerinin karşılığında ne aldıklarını göremeyenlerin payıdır bu suskunluk. Ama artık yeter.
Kıbrıslılık, bundan sonra bir doğum yeri değil, bir duruşun adı olmalıdır. Bu topraklarda yaşayıp da zulme karşı sesini çıkarmayan, geleceğini Ankara’nın icazetine bağlayan kimse Kıbrıslı olduğunu iddia edemez. Çünkü Kıbrıslılık, sadece Kıbrıs’ta yaşamak değil; Kıbrıs için yaşamak, mücadele etmek, direnmek demektir.
20 Temmuz, Kıbrıs halkı için bir uyanış günü olmalıdır. Bayram değil, bir yüzleşme günü. Kurbanların, kayıpların, utancın hatırlandığı; barışın, özgürlüğün ve onurun yeniden talep edildiği bir gün.
Kıbrıslı olmak cesaret işidir. Zekâ işidir. Direniş işidir. Ve bu mücadele, ancak biz kendi kendimize sahip çıktığımızda anlam kazanır. Yoksa işgalcinin kucağında “bayram” kutlayan bir halk olarak tarihe geçmekten öteye gidemeyiz.
Bu yüzden: Kıbrıslı olmayı hak etmeliyiz.
Ve bu topraklara barış, ancak o zaman gerçekten gelebilir.



















