Savaşta Hep Masumlar Ölüyor!

Gece yarısı sirenleriyle uyanan bir şehir düşünün. İnsanların yataklarından fırlayıp sığınaklara koştuğu, gökyüzünde patlayan ışıkların korkuyla izlendiği bir şehir… İran’ın misilleme saldırılarının ardından manzara bu kez Tel Aviv’de yaşandı.
Ortadoğu’nun kalbi bir kez daha hızlandı.
İran’ın “misilleme” dediği şey, karşı tarafta “saldırı” olarak hissediliyor. Füzenin çıktığı yerle düştüğü yer arasındaki siyasi tanım değişse de, patladığı anda geriye kalan gerçek değişmiyor: korku, panik, yıkım ve belirsizlik.
Tel Aviv sokaklarında siren sesleri yankılanırken, bu şehirde yaşayan sivillerin suçu ne? Çocuğunu okula gönderen bir annenin, sabah işe gitmeye hazırlanan bir emekçinin, yaşlı bir adamın bu güç mücadelesindeki rolü nedir? Hiçbir şey. Ama savaş, ayrım yapmaz. Füze, pasaport sormaz.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Tehdit dili karşılık bulur. “Vururuz” diyen bir tarafla, “yıllarca savaşırız” diyen diğer taraf arasında sıkışan hep halklar olur. Dün İran’da bir okul enkazı konuşulurken, bugün Tel Aviv’de sığınaklara inen aileler konuşuluyor. Bu kısır döngü, intikam zincirinin nasıl büyüdüğünü gösteriyor.
Misilleme kelimesi kulağa stratejik gelir. Oysa sahadaki karşılığı basittir: Bir saldırı, bir karşı saldırı doğurur. O karşı saldırı bir yenisini. Sonra zincirleme bir tırmanış başlar. Her iki taraf da “caydırıcılık” iddiasında bulunur. Ama caydırıcılık, çoğu zaman daha büyük bir patlamanın eşiğinde kurulan kırılgan bir dengedir.
Tel Aviv’in gece manzarası bugün bize şunu hatırlatıyor: Modern şehirler ne kadar teknolojik olursa olsun, savaş karşısında kırılgandır. Demir kubbeler, hava savunma sistemleri, erken uyarı radarları… Hiçbiri insanın içindeki korkuyu tamamen silemez.
Bu noktada mesele artık yalnızca iki devlet arasındaki gerilim değil. Enerji hatları, küresel ticaret yolları, finans piyasaları, bölgesel ittifaklar… Hepsi bu ateşten etkilenir. Ortadoğu’da yükselen her duman, dünyanın geri kalanına da sirayet eder.
Ama asıl mesele şu: Bu yangın nereye kadar büyüyecek?
Savaşın dili serttir ama sonuçları yumuşak değildir. Bir şehirde patlayan füze, başka bir şehirde daha ağır bir misillemenin gerekçesi olur. Siyasi liderler kararlılık mesajı verirken, halklar istikrar ve güvenlik ister. Bu iki beklenti arasındaki uçurum büyüdükçe, gerilim derinleşir.
Tel Aviv’de sığınaklara inen çocuklarla, Tahran’da korkuyla bekleyen aileler arasında aslında ortak bir duygu var: hayatta kalma arzusu. Bu coğrafyada yaşayan insanlar, liderlerin güç gösterilerinden değil; normal bir sabah uyanmaktan, çocuklarını güvenle büyütmekten, geleceğe dair umut taşımaktan yanadır.
Bugün Tel Aviv’de sirenler sustuğunda geriye şu soru kalacak: Bir sonraki adım ne olacak? Daha büyük bir saldırı mı, yoksa diplomasi için son bir fırsat mı?
Tarih bize şunu öğretir: Savaş başlatmak kolaydır, bitirmek zordur. Misilleme zinciri kontrolden çıktığında, artık kimse süreci tam anlamıyla yönetemez.
Bu yüzden bugün en yüksek sesle söylenmesi gereken şey, daha fazla tehdit değil; daha fazla sağduyudur. Çünkü bu ateş büyürse, yalnızca bir şehri değil, bir bölgeyi yakar.
Ve o yangının dumanı, sadece Tel Aviv’in üzerinde kalmaz.



















